Özümü unuttum. Kendimi unuttum. Geçmişimi, gerçekliğimi. Hani insan hayatından kendisine zarar verenleri çıkartmalı diyorlar ya, bana en çok zararı ben veriyorum. Nasıl çıkartacağım kendimi kendimden? Kendimden yoruldum. Kendime verdiğim onca yanık izinden ve onca vedadan yoruldum. Onca çelişkiden onca güvensizlikten ve onca yaşanmışlıktan yoruldum. En çokta hislerimden yoruldum. Bu yorgunluk ne zaman geçer, ya da geçer mi onu bile bilmiyorum. Ama kendimden gidemiyorum. Varmak istediğim bir yerde yok aslına bakarsanız. Ama gitmek istiyorum. Uzaklara, kendimden çok daha uzaklara. O kadar uzağa gideyim ki kendimi bulamayayım istiyorum. Ama ben zaten yerimde dururken de kendimi bulamıyorum. Kendime ait bir şey göremiyorum etrafımda. Sanki her şey, herkes yabancı bana. En başta da kendim çok yabancı. İnsanlara ayak uydurmaktan asıl kendimi hiç keşfedememişim sanki. Bu çok kötü hissettiriyor. Bir insan nasıl kendini tanımaz bu denli?
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
“Toplum her insana eşit bir güvenlik sağlamadığı sürece, bir insanı para çaldı diye öldürmek doğru değildir,” der. Yasaların, çalmakla öldürmek arasında dağlar kadar fark olduğunu unutarak, bu iki şeyi eşit sayacak ve ikide bir ölüm cezasına başvuracak kadar acımasız olmamaları gerektiğini de belirtir. Çünkü Tanrı, bir insanın değil başka bir insanı, kendisini bile öldürmesini yasaklamıştır. “Oysa biz, yasaların gölgesine sığınarak birbirimizi boğazlıyoruz.”
“…insan ruhları gibi ölümsüz, sonsuzdur. Küçük bir azınlık dışında bütün Utopialılara göre, insanı mezarın ötesinde sınırsız bir mutluluk beklemektedir. Onun için hastalara ağlar, ölenlere ağlamazlar…”