O anda dünya tarihinin değiştiğini fark ettim. Sanki dünya milattan önceye, taş devrine, karanlık çağlara, ilkel kabilelere doğru bir akın başlatmış; Vikingler, Kızılderililer, Hunlar, Sakalar bir dünya karmaşası halinde bizim gelişimizi değişik lisanlarda, kaotik bir şiirle açıklıyorlardı.
Fizikçi Eddington, "Çoğu zaman 'bir'i incelemeyi tanımladığımızda 'iki'ye ilişkin her şeyi bildiğimize inanırız, çünkü 'iki', 'bir ve bir'dir. Ne var ki, böyle düşündüğümüzde 've'yi henüz incele memiş olduğumuzu unuturuz," diye yazmıştı. "Mabedin çanları nın sesini duydunuz mu? Şu anda neyi dinliyorsunuz? Sesleri mi yoksa sesler arasındaki aralıkları mı? Eğer bu sessiz aralıklar olmasa sesler asla bu kadar etkili olmayacaktı," der Krishnamurti de. Batı kültürü etkisindeki düşünce tarzında bize, dikkatimizi çekmekte olduğumuz konu üzerine yoğunlaştırmamız ve bu konu dışındaki şeylere dikkatimizi yönelterek dağıtmamamız öğretilir. Krishnamurti'ye göre, "...Bundan çok farklı bir dikkat daha vardır ki bu tür dikkatte zihin hiçbir şeyi dışlamaz, dışarıda bırakmaz. Bu sayede, zihin, dışlamaya çalıştığı şeylerin direnciyle karşılaşmayacağı için daha güçlü bir dikkat gerçekleşir. Başka düşüncelerin zihninize girmesini önlemek için, bilerek ya da bilmeyerek, zihnin çevresinde bir direnç duvarı ördüğünüzde zihninizin bütünü değil bir bölümü çalışıyor demektir." Krishnamurti'nin bu sözleri bazen hayat yanıbaşımızdan geçip giderken nasıl olup da göremediğimizi açıklar nitelikte. Çünkü hayat, ayrıntı olarak bakmaya şartlandırıldığımız için göz ardı ettiğimiz yerlerde aslında.
Mıtolojiye göre tanrılar insanı var kıldıktan ve araya koyduktan sonra, insanı insan kılan niteliği yani sırrı nereye saklayacaklarını aralarında uzun uzun, sıkı bir şekilde tartışmışlar. Tanrıların bır kısmı sırrı, insanın oralara uza- namayacağını söyleyerek Evren'in en ücra köşelerine savur- mayı; bir kısmı ise yerin en diplerine atmayı teklif etmiş. Ancak bilge tanrılar, insanın meraklı olduğunu, bu merak sayesinde hem Evren'in en ücra köşelerini, hem de yerin en dıplerini araştıracağını, dolayısıyla buraların da güvenli olmadığını bildirmişler. Tartışma tüm şiddetiyle sürerken bir tanrı "Öyle bir yer bulalım ki insan, ihmalinden dolayı ora-ya nazar etmeyi/bakmayı hatırlamasın!" demiş. Böyle bir yerin neresi olabileceğini düşünen tanrılar en nihayet insan için en-yakın yerin aslında en-uzak yer olduğunu farketmişler. Sonuçta insanı insan kılan niteliği yani sırrı insanın içine gömmüşler.
O gün bu gündür insan kendini insan kılan niteliği hep dışarıda aradı; ya Evren'in en ücra köşelerinde ya yerin en diplerinde. Kısacası insan kendini unuttu. Bu nedenledir ki, "lnsan nisyan ile maluldur."