" Bir karar vermek için son bir şansım daha vardı. Kim olacağıma karar vermek için son bir fırsatım. O çıkmaz sokağa girebilir, Hasan'ı kurtarmak için o oğlanların karşısına dikilir (tıpkı Hasan'ın benim için defalarca yaptığı gibi) ve başıma geleceklere katlanırdım. Ya da kaçardım.
Sonunda, kaçtım.
Kaçtım, çünkü korkağın tekiydim. Assef'ten, bana yapabileceklerinden korkuyordum. Canımın acımasından korkuyordum. Sırtımı o sokağa, Hasan'a dönerken, kendi kendime böylee söyledim. Buna kendimi kandırdım. Ödlekliğe canı gönülden sığınıyordum, çünkü öteki seçeneği, kaçmamın gerçek nedenini itiraf etmem demek, Assef'e hak vermem demekti: Bu dünyada hiçbir şey bedava değildi. Belki de Hasan, Baba'yı kazanmak için ödemem gereken bedeldi; kurban etmem gereken koyun. Peki, hakça bir bedel miydi? Yanıt, onu susturmama kalmadan, zihnime süzülüverdi: Altı üstü bir Hazara'ydı, öyle değil mi? "
" Bir rüya:
Bir kar fırtınasının ortasındayım. Rüzgar yüzümü kamçılıyor, tabakalar halinde, hızla savrulan kar taneleri gözlerime batıyor. Bembeyaz katmanların arasında tökezleyerek ilerlemeye çalışıyorum. İmdat diye bağırıyorum, ama rüzgar çığlıklarımı boğuyor. Düşüyorum, karın içinde soluk soluğa yatıyorum; beyazlığa karışmışım; rüzgar kulaklarımda inildiyor, karın taze ayak izlerimi sildiğini görüyorum. Artık bir hayaletim, diye düşünüyorum; ayak izi olmayan bir hayalet. Yeniden haykırıyorum; umut da ayak izleri gibi hızla kayboluyor. Ama bu kez, boğuk bir yanıt geliyor. Ellerimi gözlerime siper ediyor, güçlükle doğruluyorum. Dalgalanan kar perdesinin arasında, gözüme bir hareketlilik, bir renk kıpırtısı çarpıyor. Sonra tanıdık bir biçim beliriyor. Bana doğru bir el uzanıyor. Avuç içindeki derin, koşut yarıkları seçiyorum; karın üzerine kan damlıyor. Eli tutuyorum ve ansızın kar kayboluyor. Elma yeşili otlarla kaplı bir tarlada duruyoruz; gökyüzünde yumuşacık bulut demetleri salınıyor. Başımı kaldırıp bakıyorum ve gökyüzünü sarı, yeşil, kırmızı, turuncu uçurtmaların doldurduğunu görüyorum. Öğleden sonra ışığında donuk donuk titreşiyorlar. "
" Hasan'ın o güne kadar okuduklarım arasında en sevdiği kitap, eski Pers kahramanlarını anlatan, onuncu yüzyıldan kalma bir destan olan Şahname'ydi. Bütün bölümlere, özellikle de Feridun, Zal ve Rudabeh Şahlara bayılmıştı. Ama tıpkı benim gibi, onun da en sevdiği masal, büyük savaşçı Rüstem'le rüzgar kadar hızlı atı Rahş'ın öyküsü olan Rüstem'le Sohrab idi. Rüstem, yiğit düşmanı Sohrab'ı savaşta ölümcül bir biçimde yaralar, ama onun uzun zaman önce yitirdiği oğlu olduğunu öğrenir. Üzüntüden kahrolan Rüstem, oğlunun son sözlerini acıyla dinler:
' Eğer sen gerçekten benim babamsan, kılıcını oğlunun kanıyla kirletmiş oldun. Ve bunu sırf inatçılığından yaptın. Yüreğini sevgiye döndürmeye çalıştım, sana yalvardım, çünkü sende annemden izler bulacağımı sandım. Ama yüreğine boşu boşuna seslenmişim; şimdiyse birbirimize kavuşmak için artık çok geç... ' "