Evet, sürekli olarak içimizde taşıdığımız o boşluk, o belirgin heyecan, mantıksızca geriye dönme ya da zamanın akışını hızlandırmak isteği, belleğin o yanan okları; işte buydu sürgün duygusu.
İşlerini yapmayı sürdürüyorlardı, yolculuklar ayarlıyorlardı ve düşünceleri vardı. Genel, yolculukları ve tartışmaları ortadan kaldıran bir vebayı nasıl düşüneceklerdi ki? Kendilerini özgür sanıyorlardı oysa felaketler oldukça kimse asla özgür olmayacak.
Bundan böyle yurttaşlarımız bir şeyin farkına varıyorlardı, küçük kentimizin, farelerin güneşte ölmesi ve kapıcıların tuhaf hastalıklarından yaşamlarını yitirmesi için belirlenmiş bir yer olabileceğini asla düşmemişlerdi. Bu açıdan sonuçta bir yanılgı içindeydiler ve düşünceleri yeniden gözden geçirilmeliydi. Olay bununla sınırlıkalsa bile alışkanlıklar üstün gelecekti kuşkusuz. Ama kentliler arasından, yoksul ya da kapıcı olmayan bazı kişilerde Mösyö Michel'in öncülük ettiği o yola girmek zorunda kaldı. İşte o andan itibaren korku ve korku eşlik eden bir düşünmedir başladı.
Kutsal ruhu ve İsa'yı düşündüm. Dedim ki: Ne diye boyuna Tanrı'dan ya da İsa'dan dem vurup duruyoruz? Belki dedim, sevdiğim şey bütün
erkekler ve kadınlardır, belki kutsal ruh budur. Bütün
insanlardır. Belki insanların bir tek ruhu var da herkes teker teker bu ruhun parçası..