Belladonna, ölümle doğaüstü bir bağı olan genç bir kızın, yeni gönderildiği zengin akrabalarının malikanesinde yaşanan gizemli bir ölümü araştırmasını konu alır. Gotik atmosfer ve romantik unsurlar vadeden roman, aile içi sırlar ve zehirlenme vakası etrafında ilerler.
Kitap aslında çok ilgi çekici bir fikirle başlıyor ve başta gotik, karanlık bir hikâye okuyacakmışım gibi hissettim. Ama sayfalar ilerledikçe kendimi beklediğimden çok daha düz bir “katil kim” polisiyesinin içinde buldum.
En büyük kopuşum da burada oldu. Çünkü araştırılan olay beni okur olarak yeterince içine çekmedi. Ana karakterin de bu olayla güçlü ve kişisel bir bağı hissedilmeyince, dedektiflik kısmı benim için biraz havada kaldı. Bir noktadan sonra gerçekten “bana ne katilden” moduna girdim.
Üstüne uzun sosyete sahneleri, balolar ve tekrar eden iç monologlar eklenince gotik gerilimin yükselmesi gereken yerlerde tempo iyice düştü. Kitabın karanlık ve doğaüstü tarafı çok daha öne çıkabilirmiş gibi hissettim ama çoğu zaman arka planda kalıyor.
Kötü müydü? Hayır. Ama potansiyeli çok daha yüksek bir hikâyeyken, benim için daha çok yumuşak bir polisiye romantasy olarak kaldı.