Bu roman, insan ruhunun karanlık kıvrımlarına doğru ağır ağır inen bir yüzleşme hikâyesi.
Askeri okul yıllarında başlayan dostluk, kaderin uğultulu koridorlarında birbirinden kopmuş iki insanın kırk bir yıl sonra yeniden bir araya gelişini anlatıyor. Zamanın örttüğünü sandığımız yaraların aslında hiç kapanmadığını, insanın içindeki hesapların da takvimlerle değil, duygularla işlediğini gösteriyor.
Yazar, aşkın, kıskançlığın, ihanetin ve dostluğun en keskin hâllerini öyle sahici bir dille işliyor ki, insanın kendi iç sesine çevirdiği bir ayna hâline geliyor hikâye. “Arzularımızın dünyada tam bir yankısı olmayışına katlanmak zorundayız” cümlesi, romanın omurgasını oluşturan o acı gerçeği fısıldıyor. Sevdiklerimizin bizi aynı yoğunlukla sevmesini beklemek bir hayal, insan kalbinin asla tam anlamıyla dizginlenemeyen yönlerine duyduğumuz çaresizlik ise evrensel bir kader.
Roman, “üzerine yemin ettiğimiz dünyanın artık var olmaması” duygusunu öylesine güçlü veriyor ki, geriye sadece geçmişin külleri ve ona rağmen ayakta durmaya çalışan iki yorgun ruh kalıyor. Bir zamanlar uğruna ölünmeye değer bir dünyanın çöküşü, kişisel bir dram olmaktan çıkıp büyük bir insanlık hâline dönüşüyor.
Macar edebiyatının derin psikolojik çözümlemelerini taşıyan bu eser, hem bir dostluk hikâyesi hem de uzun yıllara yayılan sessiz bir hesaplaşma olarak okuru içine çekiyor. Karakterlerin birbirleriyle değil, en çok da kendileriyle savaştığı bir roman bu. Akıcı, sarsıcı ve iz bırakan bir anlatı…
Okur, sayfaları çevirdikçe kendine şunu soruyor;
“Affetmek mümkün mü, yoksa bazı yaralar sadece hatırlanmak için mi var?”
Macar edebiyatıyla tanışmak için güçlü bir başlangıç olan bu roman, bitirdiğinizde “Bu yazarı neden daha önce okumadım?” sorusunu kendiliğinden sorduran nadide eserlerden biri.