“İşte böyle oldu" kısacık bir roman.
Yazar, daha ilk cümlede okurun yakasına yapışıyor: “Yazı masasının çekmecesinden tabancayı aldım ve ateş ettim. Alnının ortasına ateş ettim.”
Her şey bir cinayetle başlıyor; fakat anlatı çok geçmeden bu tekil şiddet anının ardındaki gölgeli hayata, bir kadının sessizce biriken yaralarına dönüyor.
Bir pansiyon odasında tek başına yaşayan, kalabalıklardan çok kendi iç sesinin uğultusuyla baş başa olan bu kadın, kendinden yaşça büyük bir adama âşık oluyor. Adamın başka birine gönlünün kaydığını bilse de, mutluluğa inanmak için kendini ikna ediyor. Evleniyorlar, bir çocuk geliyor dünyaya. Fakat hayatın umuda benzeyen yüzü kısa sürüyor.
İlgisizlik sessiz bir soğukluğa, soğukluk ise sadakatsizliğe dönüşüyor.
Kadın, zamanla içine çöken yalnızlığın ağırlığıyla kimsesiz ve çaresiz bir varlığa evriliyor. Yazar, bu çöküşü sündürmeden, süslemeye çalışmadan, hiçbir duyguyu örtmeden anlatıyor. Cinayetin ardındaki asıl hikâye, kocasına duyduğu şiddetli öfkenin, kırılmışlığın ve görmezden gelinmiş bir kadınlığın içten içe kabaran yankılarında saklı. Ginzburg, kadının iç dünyasını neredeyse acımasız bir yalınlıkla açıyor; okura dönüp sadece “İşte böyle oldu,” diyor.
İtalo Calvino’nun Ginzburg için söylediği şu söz, kitabın ruhunu belki de en iyi özetleyen cümlelerden biri:
“Natalia Ginzburg yeryüzünde kalan son kadın. Öbür insanların tümü erkek.”
Bu ifade, Ginzburg’un kadınlık deneyimini, duygularını, ihtiyaçlarını ve kırılganlığını edebiyata nasıl ince bir hassasiyetle taşıdığını gösteriyor.
Bu nedenle bu kitabı okurken yalnızca bir cinayetin hikâyesine değil, bir kadının yok sayılan, bastırılan, giderek görünmezleşen yaşamına da tanıklık ediyoruz. Ginzburg’un yazdıkları, doğru okunduğunda yalnızca bir roman değil; kadın olmanın ağırlığını sessizce