Osamu Dazai, Japon edebiyatının o kendine has, hüzünle ironi arasında ince bir çizgide yürüyen seslerinden biridir. Daha önce Dazai ve diğer Japon yazarlarla arama bir mesafe hissetmiş olmam çok anlaşılır olabilir, çünkü Japon edebiyatı çoğu zaman okurdan sadece dikkat değil, aynı zamanda belirli bir ruh hâli, belirli bir zaman ister. Belki de Günün İlk Işıkları tam da o doğru zamana denk geldi ya da ben farkında olmadan, bu edebiyatın ritmine alışmaya başladım. Belki de hepsi bir arada.
Dazai’nin bu kitabı, klasik anlamda bir kurgu olmaktan çok, yazarın kendi hayatına temas eden parçaların ustalıkla bir araya getirilmiş hâli gibi. Savaş öncesi ve sonrasının Japonya’sı, toplumsal kırılmalar, bireysel yalnızlıklar ve Dazai’nin iç dünyasına özgü o karanlık ama bir o kadar da çekici tını, her öykünün altından usulca yükseliyor.
Fuji Dağı’nın yüz manzarası, Günün ilk ışıkları, Tokyo’dan sekiz manzara, yakışıklı insanlar ve bitmeyen sigaraları… Her biri, sanki Dazai’nin hem kendine hem de okura tuttuğu bir aynanın farklı açılardaki yansımaları. Anı ile kurmaca arasındaki sınır silindikçe, yazar kendi yaşamının ağırlığını, kırılganlığını ve savaşın gölgesini edebî bir sükûnetle aktarıyor.
Okur olarak etkilenmem belki de Dazai’nin kendini anlatırken aslında insanın evrensel yalnızlığına, kırılganlığına dokunmayı başarmasından. Çünkü her öyküde bir parça melankoli, bir parça kendine yabancılık ve derin bir iç hesaplaşma var. Dazai’nin samimiyeti, saklanmamış kırıkları ve her satırın altından duyulan insanî acı, kitabı yalnızca bir dönem anlatısından çıkarıp kişisel bir yüzleşmeye dönüştürüyor.
Sonuç olarak Günün İlk Işıkları, hem Japonya’nın savaş yıllarındaki panoramasını hem de Dazai’nin iç dünyasını aynı incelikle sunan; okurun ruh hâline denk gelince de birdenbire