"Ah, bu insan, ah bu insan denilen mahlûkat! Tabiatı, ne cenabet bir zindan haline sokmuş. Yanı başımda, bu çocuk olmasa, bu çamurdan yuva, bu aşağının kurt kaynaşmaları, bu yenen, içilen şeylerden sızan geriz olmasa, şu kuru toprak dalgalarının üstünde, bu kızıl akşam aydınlığında hayat, daha ne kadar sade ve asil olacaktı..."
"İşitmediniz mi? Mustafa Kemal isminde bir büyük adam, bir büyük kumandan, İstanbul'dan çıktı, Anadolu'ya geçti. Erzurum'da, Sivas'ta, milleti başına topladı. "Hükümet, devlet görevini yapmıyor. Biz kendi kendimizi koruyacağız. Düşmana karşı koyacağız." dedi. Şimdi, onun adamları taraf taraf Yunanlılarla, Fransızlarla döğüşüyor. Hepsi öyle kahraman kişiler ki..."
"Düşünmek; insanların, mağara devrindeki gibi henüz birtakım toprak ve taş kovukları içinde yaşadığı ve hayvanlarla haşır neşir olduğu bu yerde düşünmek, bana bir ayıp gibi geliyor."
"Geceleri sabahlara kadar okumayayım da ne yapayım? Ben, el ayak çekildikten sonra odamın kapısını sürmeleyip kitaplarımla baş başa kalmak saatini dört gözle beklerim."