Herkes mutlu görünüyordu, her biri kendince. Gerçekten mutlu muydular, yoksa sadece bu izlenimi mi veriyorlardı bilmem ama, bir şey varsa, eylül sonunun bu güzel ikindisinde herkes mutlu gözüküyordu ve bu, içimi alışılmamış bir keder duygusuyla doldurdu. Bu görüntünün dışındaki tek kişi benmişim gibi bir izlenime kapıldım.
Ah... Kahrolası zamanı bir kez, sadece bir kez durdurabilseydik! Mutluluk ve sevinçlerimizi, o kısa mutluluk ve güzellik anlarını bir diriltebilseydik! Yalnız mutluluk ve başarılarımızı değil, yalnızca neşe ve sevinçlerimizi değil, aynı şekilde dert, acı ve kahırlarımızı da hep hissedebilseydik, unutmasaydık! Her günün şafağında yüreğimiz kahır ve acı balyozlarının altına koyabilseydik! Her zaman neden neşeli, kederli olduğumuzu bilebilseydik! Ama hayır, hayır, hayır... zaman gelip unutuş perdesini başımızın üstüne gerecek... Unutuş perdesinin altında uzanacağız... Bu haksızlık değil mi? Neden zaman beddua edecek bize ve biz siyah bir elbise ya da unutuş perdesiyle cezalandıracak? Neden boyuna her şeyi unutacağız? Neden?
Onun hakkında şimdi aklıma gelen şeyler gerçeğe çok uzak şeyler olabilir. Ama güzel hatıralar da bizzat biraz gerçek, biraz hayal, biraz da dilek değil midir zaten?