"Belki de bizimkisi yaralı ruhların hikayesi. Hepimiz ruhumuzda açılan yaraların verdiği sızıyı gidermek için debeleniyoruz ve onları dindirecek bir hikaye arıyoruz. Bulduğumuzda ona kör değneğini beller gibi dört elle sarılıyoruz. Sonra bu hikayeye inanacak başkalarını bulduğumuzda hep birlikte kendi sahte gerçekliğimizi yaratıyoruz."
🪻 Bazı yaralara bakmak acıtır. Ama bakmazsan iyileşmezler.
Kitapta aile içi suskunlukların, bastırılmış travmaların ve bir kadının içsel hesaplaşma hikayesini okuyoruz.
Bir olay örgüsünden çok ruhun derinliklerine inen bir yüzleşme anlatılıyor gibi.
Yazarın sade ama güçlü dili bazı satırları okurun zihnine işliyor. Bazen bir annenin bakışı, bazen bir çocuğun sessizliği okurun canını yakıyor ama kitap tam da bu yüzden unutulmuyor. Okuduktan günler sonra bile kitabın satırları aklımda kalmaya devam etti.
Ana karakterimiz Didem, bir anne. Ama annelik rolüne alışamamış, alışmak zorunda da hissetmek istemeyen bir kadın. Toplumun, çevresinin, ailesinin dayattığı “mükemmel anne” imajına hiçbir zaman tam anlamıyla oturamamış. İçinde hep bir huzursuzluk var. Çünkü geçmişinde çocukken yaşadığı travmalar özellikle annesi Hicran’la olan ilişkisi, bugünkü ruh halini derinden etkiliyor.
Roman boyunca Didem’in zihninde dolaşıyoruz. Bir yandan geçmişini kurcalıyor bir yandan bugünü anlamlandırmaya çalışıyor. Annelik, kadınlık, yalnızlık, bastırılmışlık… Hepsi iç içe geçmiş durumda.
Derin, psikolojik romanlar okumayı sevenlere mutlaka öneririm.