Itırlı kortijo'da el işleri saatiydi. Her ailenin saksıları, saksı yerleştirilen el arabaları, ıtırlı otları ve gölgesinde kahve içilen incir ağacının altında kendine has bir yeri vardı. Ancak çok uzun sürmezdi bu sefa: Erkekler işteyken tütün içen ve kağıt oynayan haylaz kadınları kınamak âdettendi, böyleleri ancak efendilerinin karşısında çalışkan karıncalara dönerdi.
Kadınlar ancak kortijo'ya çıkmak için dört duvar arasından ayrılıyordu. Bu durumda okula gidinceye kadar tek dünyam ev oldu. Bir de, pencereden görebildiğim şosenin bir bölümü. Sokak erkeklerin mülküydü: Ellerindeki tezgâhlarıyla birsürü seyyar satıcı, katırlar, sırtları küfeli adamlar göğe doğru durmadan bağrışıyordu. "Pandispanya, taze simit, çekirdeeeeek!..." Hepsini tanıyordum: Bayramları, düğünleri ya da sünnetleri bildiren tellal Elia; frenkinciri satıcısı Yomtov: "Taze taze gece için bunlar!"; hokkabaz Şimel; salyaları akarak gözlerini deviren budala Tontica; ayı oynatanlar; sakalar; hatta Balat ile Rum Fener Mahallesi arasında sıkışmış bir köy olan Ayvansaray'dan kopup gelmiş birkaç çingene...
Mutfaktan kortijo (Avlu, hol, sahanlık)'ya geçiliyordu, komşularla paylaştığımız ortak avluya. Yahudi olmayanların açgözlülüğüne hedef olmamak için sokağa kapalı olan bu evlerin arka tarafları sardunya, manolya, zakkum, ortanca ve sümbüllerin sarktığı dış merdivenler sâyesinde şenleniyordu. Kortijo cemaat hayatının hem yüreği, hem harcı, hem aynasıydı.
Agop, Flor'a yaptığı ziyaretten allak bullak döndü. O, kız kardeşleri, Simone ya da benim gibi biri değilmiş. O bir kadınmış. Yalnız yaşıyor, makyaj yapıyor, bir meyhânede dans ediyormuş.