Yine de, öykümüzü bizim öykümüz yapan, onun için çektiğimiz acı değil. O acıyla ne yaptığımız. Bir şey sırf içinde acı var diye öykü olamıyor yani. Yaşananlardan bir şey yaratabilmek mesele. 
Öyle acılar vardır ki insanı çok cesur kılar; acısı, henüz, cesaret veren cinsten değildi. O yıllarda… Halbuki, sonraları onu adeta bir kaplana dönüştüren şey, şimdiki acısının uzantısı olacaktı. Aynı şeyin, insanı zaman içinde birbirine tezat iki farklı kişiye dönüştürmesi, ne ilginç. Bizi yaşıyor yapan şey de, işte bu evrimimiz; yaşamamızın bizi evirip çevirmesinin kendisi. İnsan olmak, bu dönüşme kapasitesinde saklı; yaşamımızın ve yaşamımızın bütün anlamı orada. 
Asıl kırgınlık öyle bir şeydir ki siz aynı anda hem beyninizden, hem kalbinizden vurulmuş gibi olursunuz birden ve etrafınızdaki hiç kimse bunun farkına varmaz. Siz orada bir enkaz gibi oturursunuz ve kahveler söylenir, garsonlar gelir gider, kahkahalar patlar. Kırgınlık, derinliği etrafımızdakiler tarafından da duyulabilen bir şey olabilseydi şayet, kırgınlık olarak kalmaz, muhtemelen zamana geçebilirdi. Ama geçmiyor. Geçiyorsa, kırgınlık değildir o. 
"Annesi oldu bitti zambaklara düşkündü. Tabii zambakların dokunulmamış olması şarttı. 'Dokununca ne oluyor bilirsin' dedi. Hepsi başlarını salladılar. Annesinin bilmediği şey, zambakları renkleri beyaz diye frezyalarla karıştırıyor olduğuydu. Bu yüzden frezyalara yanlış mevsimde yanlış miktarda su veriyordu. Aşağı yukarı kız doğduğundan beri; ya da daha önce. Frezyalar yine de yaşıyordu."