Yazın cıvıl cıvıl çiçek açan, meyve veren ağaçlar sonbaharın soğuk yüzüyle enerjisini kaybeder. İlk önce yaprakları sararır hasta bir insanın renginin solması gibi. Esen rüzgar yavrularını ondan çalmaya çalışan bir düşmandır adeta. Ama ağaç yapraklarını koruyabilecek güçte değildir. Hatta bazıları dayanamaz soğuğa, direnemez rüzgâra. Kopuverir ağaçtan, can damarından.
Ecdadımın rüyasında gördüğü o küçük fidan koskoca çınar olup dünyanın dört bir yanına salarken köklerini, yapraklarıyla yazı yaşıyordu. Sonra bir sonbahar rüzgarı çarptı bu eşsiz Türk ağacına. Dillere destan bir imparatorlukken yaprak dökmeye başladık birer birer. Topraklarımız yavaş yavaş kayıyorken ellerimizden, vatan evlatları da kopuyordu sımsıkı tutundukları ağaçlarından. Her bir yaprak düşüşünde bir canımız, can damarımız gidiyordu. Bu koskoca Türk ağacı bir anda kışı yaşamaya başladı sert rüzgârlarda. Yaprakları neredeyse kalmamıştı. Kalan yapraklar, azimli Türk milleti, canını hiçe sayıp direniyordu kışa, rüzgâra, onu hayattan koparmaya çalışan onca zalime karşı. Onlara güç veren şey bu heybetli ağacın köküydü. O kök imandı, inançtı, birlikti. Orta Asya’dan süre gelen beraberlikti. Samsun’da Mustafa Kemal, Çanakkale'de Seyit Onbaşı, İzmir'de Hasan Tahsin, İstanbul’da Sultan Mehmet'ti. Kökünden aldığı güçle kopmayacaklardı ağacın dalından. Yeniden yazı yaşamak hayalleriydi onların. Yazı yaşamak istiklaldi, özgürlüktü. Hakka inanan milletin hakkıydı istiklal.
Umudunu, nefesini, canını kaybetmek üzereyken bir kardelen filizlendi karların arasında. Kardelen zorluklara direnmenin simgesiydi. Azmin, zorluklarla mücadele etmenin, kaybetmemenin simgesiydi. Bu azim milletime güç oldu, umut oldu. “Korkma" dedi ya hüzün kokan bu ağaca getirdiği hediyesiyle, umudunu yeniden kazandı bu millet. O kardelen