Bu kitabı okuyana kadar Latife Fegan’ın adını dahi duymamıştım. Bir abimin hediye etmesi üzerine kitabı okudum.
Latife Fegan’ın kendi cümleleri haricinde hakkında bir araştırma yapmadım. Ancak ideoloji olarak karşı saflarda yer aldığımız aşikar.
Buna rağmen kitabı okurken “Bu da okunmaz yahu!” demedim hiçbir bölümde.
Savunmadığım, karşıt olduğum cümleleri okurken kitabın içerisinden bir bölümü düşündüm.
“İşsizdim. Dönemin devrimci ve “Doğulu” avukatlarından biri olan Ali Yaşar, yakın arkadaşımızdı. Yazıhanesinde bana küçük bir yer vermişti. Orada birkaç küçük firmanın muhasebesini tutuyor ve bu yolla geçinmeye çalışıyordum. Yıllar sonra, 2017 yakında bir gazetede Ali Yaşar’ın ölüm ilanını okuduğumda cenazesinin, Karacaahmet Cemevi’nden kaldırılacağını görmüştüm. Demek ki dostumuz, devrimcilerin avukatı Ali Yaşar, Alevi imiş. Ne Kürtlüğünü ne de Aleviliğini hiç gündeme getirmemişti Ali Yaşar. Birler de sormamıştık büyük ihtimalle. O dönemin bilinci bu düzeydeydi.”
Bilmek gerektiğine inanıyorum.
Böyle bir bilinçle okumak gerek.
Kitapta hayatını anlatıyor Latife Fegan.
Hikmet Kıvılcımlı hayatının büyük bir kısmını oluşturduğundan Latife Fegan’ın değil de Hikmet Kıvılcımlı’nın hayatını okuyorsunuz sanki.
Tabii Latife Fegan’ın eşi Fuat Fegan’da bu hikayenin üçüncüsü.
Bu üçlü ve tanımadığım daha birçok ismin yer aldığı yaşamlarından hikayeler.
“Neden yazmalıyım?”
Sorusuna “Yazmasam olmazdı!” demiş Fegan.
Okumak ise benden bir şey almadı, aksine kattı.
Kütüphanemin hediyeler köşesinde yerini aldı.
Vazgeçilmezler köşesinde ömrüm boyunca alabileceğini düşünmüyorum.
Okuyacak olursanız, iyi okumalar