Büsbütün başka bir dille konuşuyordu bu kadın..
Hattâ, konuşmuyordu da sesleniyor gibiydi ve bu ses sıcak, yumuşak, kırık dökük bir kadın sesiydi. İçe dokunan bir şeyler mirildanıyordu kulağa... Ne diyordu? Ben bunu anlamağa bile lüzum görmüyordum. Kendimi o sesin deruni ahengine birakmakla yetiniyordum. Zaten, benim için, nesirde olsun nazımda olsun her şey bu deruni
ahenkten ibaret değil miydi?
Benim sıska
benim cılız
benim zavallı çocuğum Orhan Selim
Sen
benim
ne gözüm
ne kolum
ne kafamsın
sen
benim
bir kurşun balyası gibi, sıska sırtına bindiğim
ve alnının teriyle geçindiğim
ilk
ve son adamsın!