Palyatif Toplum’u okurken bir an kendimi Kemal Sayar okuyormuşum gibi hissettim. Pek çok cümleler, vermek istediği mesajlar öylesine birbirlerine benziyordu ki, özellikle de Kemal Sayar’ın Kalbin Direnişi kitabına.
Palyatif Toplum’un anlatmak istediği birden fazla konu var. Birincisi pandemi döneminde yaşanan bireysellik, hayatta kalma pahasına yaşanan uzaklık, mesafe, herkes birbirinden uzaklaştı, ölüm tek başına karşılandı, insanlardan yalnızca artan vakalar olarak söz edildi, tüketim çağında yaşamamıza, kapitalizmin durgunlaşmasına ama yıkılmayışına vurgu yaptı ve insanlar birbirlerini anlamaktan birbirleriyle bağ kurmaktan koptu.
İkinci mesele dijitalleşen bir topluma dönüştük, her şey Byung-Chul Han’ın dediği gibi sosyal yaşantı beğeniler ve like’lar üzerine kuruldu, bu dijital yaşamda acı çekmek, acı ve hüzün görmek yasaktı, acıya yer yoktu. Peki insan neden acıdan böylesine kaçar ki? Toplumumuz yalnızca mutlu olma ve mutlu kalma üzerine bir hayat kurmaya başladı. Dolayısıyla eczaneler antidepresan satmaya başladı, bizim ülkemizde nüfusun neredeyse yarısı antidepresan kullanırken Amerika gibi ülkelerde uyuşturucu yoğun kullanılıyor, acıyı uyuşturup uzaklaştırmaya çalışmak, oysa şairler, yazarlar, ressamlar vs. hepsinin ortak noktası acılarının hayatlarını şekillendirip muhteşem eserler ortaya çıkarmasıydı. Yani acıların içinden bir anlam ortaya koyabilmesiydi, anlamlı yaşama arzusuydu. Acıyı ortadan kaldırmayıp onu anlamlı hale getirebiliriz. Peki niçin mutlu ancak anlamsız bir hayat sürdürme pahasına insanlar acıdan böylesine kaçınıyor? İlişkilere de değinmiş mesela, dijitalleşmenin sonucunda aşk acısı kavramı ortadan kalkıyor, herkes birden fazla alternatif buluyor, yaşantılar bedensellikten öteye geçmiyor. Yıllar ilerledikçe hayatın içindeki anlam ortadan