“Konuşmam konuşmasına da dedem, ne işim var benim burda?”
“Belli ki aşık olmuşsun evlat. Çaresiz aşıkların son durağıdır burası. Sevdiğine kavuşursan meşk, kavuşamazsan aşk olur. Kavuşamayan aşıklar bu çölde ararlar sevdiğini. Kavuşanlarsa emlakçı emlakçı dolanır dururlar artık, 2+1 kombili. Anlat bakalım sen nasıl kaybettin sevdiğini?”
İnsanda böyle bir şeydi işte. Az sonra eriyeceğinden habersiz minik bir kar tanesi gibi. Bir yerden bir yere gittiğini düşünürken, aslında havada sarılıp duruyordu. Biricik olduğunu sanırdı ama ne yaparsa yapsın daima öbürlerine benzerdi. Bölünüp dururdu kalabalığın içinde insan. Kendini kendine, kendini başkalarına, sonra başkalarını yine kendine bölerdi. Hiç’e varıncaya kadar bu hep böyle sürerdi. Biliyordu artık Rıdvan, her şeyin hiçbir şey olduğu bir dünyada yaşıyordu. Kumla çöl, damlayla derya birdi. İnsansa, kendisi olmaktan çok Havva’nın torunlarından biriydi. Herhangi biri. Yazılmış bütün hikayeler, yaşanmış bütün günler, kurulmuş bütün hayaller, onlara sahip çıkmaya çalışan zavallılar rağmen, insanlığın ortak havuzuna aitti. Kendini bugünün ve dünyanın efendisi sananlar da tıpkı geri kalanlar gibi, er ya da geç, kar taneleri misali zamanın ve uzayın içinde, o kudretli efendinin göğsünde eriyecekti. Hayat bizden öncekilerin çıkardığı bir hırkadan başka bir şey değildi. Biz giyecektik, bizden sonrakiler giyecekti. Birbirimizin terini kokacaktık. Birbirimizin ayıbını, günahını ve sevabını taşıyacaktık. Hepimiz bir olacaktık.