Freud'un soruları neyi bilemiyorum, neyi yapamıyorum, neyi umamıyorum, tarzında sorulmuşlardı. İlk bakışta onu "felsefi gelenekten" devraldığı temalar konusunda azlediyorlar ve yüzeysel bir gözlemle yetinirsek, felsefeye ( özellikle Kant, Hegel'e, Kierkegaard'a, Schopenhauer'e ve kuşkusuz Nietzsche' ye ) olan borcunu itiraf etmekteki tereddüt dolu isteksizliğini dışa vuran bir ilerleyiş sürecini başlatıyorlar. Bilinçdışını bir fetih ya da keşif hedefi olarak sunmakta, "bilinenin" hanesine kazandırılacak malzeme arasındaki uyuşmazlık Freud' un psikanalizinin hem başarısı hem de başarısızlığdır.
Yürüyüş burada Kant'taki gibi işe ara vermek ya da oturmaktan kamburu çıkmış, iki büklüm olmuş vücuda yapılan asgari bir temizlik değildir. Nietzsche çalışmak için yürümek zorundadır. Dinlenmenin, hatta refakatçisi olmanın bile ötesinde, Nietzsche'nin tam olarak parçasıdır yürüyüş.
Ölü duvarlar. İnsanın soluğunu daraltan duvarlar. Duvarlar yaşamımızdaki mezarlar mı. Kent sokaklarında çıkan her benlik değiştirilmiş, takınılmış bir kişilik değil mi. Duvarlar gerisinde en çok kendimiz olmuyor muyuz. En çok duvarlar arasında direnmiyor, en çok duvarlar arasında duymuyor muyuz. Duvarlar ardında bu doyumsuz yaşamdan soluk alarak ve alamayarak ayrılmayacak mıyız. Ona gene bir şiiri anımsatıyorum.
"Do not go gentle into that good night"