“Sana fazla bir sey birakmayacagim... inandığımız şeyleri savunacağımız kadar hızla ellerimizi çırpmak için uzatmamız dışında. Zamanım geçti ve artık senin için zaman bilmediğim bir şey olacak. Nasıl yaşayacağını bilmiyordum. Yaşam karşısında çok küçük olduğunu unutma... Ama dağlar seni değiştirmeyecek ve sen dağlardan hoşlanacaksın ve duygularımıza karşı dürüst olacağız. “
İçimde, hiçbir duygu yoktu, ne kurtuluş ne keder. Bu kurtulmayı da kederlenmeyi de bilmemekmiş. Sonradan düşününce bulunmuş bir düşünce de olabilir bu. Düşünmeye başlamak kederlenmeye de başlamakmış, bu nasıl ne vakit oldu, onu da bilemiyorum.
Günlük hayatımız günlük değil de Ömürlük yaşanan bir yorgunluk ve kırıklık olarak akşamları üstümüze çöküyor, bir günü daha yuvarlamış olmak Daha ne kadar ve neler kaldığını bilmemekle manasız bir bitiriş olarak, yemediğim meyvenin soyulmuş kabuğu gibi önümde, yanımda duruyordu.
Beni hiç anlamayacaktı. Olsun, varsın anlamasın. Anlasa beğenmezdi zaten kim anladığına bir kıymet vermiş ki, anlamak küçümsemektir biraz da. Buna da talip değilim. Üstelik daha açığı şu ki hem anlamayacak hem küçümseyecek, küçümseyebilmesi anlayabildiği zehabını ona verecekti.
İnsan zaten dertli değildir, derdin kendisidir. İnsan öyle büyük bir derttir ki bu büyüklükte bir şeyin kendine sığacağını aklına getirmez de bunu dünyanın, hayatın derdi sayar. Hayat , o durgun kibirli suyunda kendisine bakan bu çirkin heyulaya bakıp bakıp “Bu herhalde benim. “ der. Bu dert de ona yeter.