"Resûlullah tüm müminleri ikişer ikişer kardeş kılarken onları birbirlerinin sahipleri ve sohbet yoldaşları yapmıştı. Musahipti onlar. Sadece yediklerini, içtiklerini ve işlerini pay etmemişlerdi, canları da karşılıklı bir olmuştu. Böylesi bir günde herkes musahibini bulurken babam Ali beride kaldı. 'Bana kimse kardeş kılınmayacak mı?" dediğinde, Resûllullah 'Senin musahibin benim' buyurdu. Hem birbirlerini karşılıklı sahiplenecekler, hem de ulvi sohbetlerin yoldaşı olacaklardı.
"Babam savaş esnasında bir kâfiri tepeleyecekken adam yüzüne tükürünce onu bırakıp geri döndü. Müminler merak ettiler. Resûlullah, 'Kendisine sorun!' dedi. Babam, 'Hakk için kılıcımı kuşanıp o adamın karşısına çıkmıştım. Yüzüme tükürdüğünde nefsime uyup öfkeyle bir iş yapmaktan Allah'a sığındım ve adamı bıraktım' deyiverdi. Bunun üzerine Resûlullah, 'La Fetâ illâ Ali. Lâ Seyfe illâ Zülfikar!' buyurdu. Orada bulunanlara, 'İşte, hışmını yenen yiğit!' diyerek Ali'yi gösterdi. O gün babam dışardaki bir düşmanı değil, içindeki bir afeti yenmişti. Celâllenmekle öfkelenmenin farkıydı bu. İlki Hakk için, adalet içindir. İkincisiyse nefistendir."
Ümmü Gülsüm ise Hüseyin'in bu halini doğrudan babalarına benzetmişti. "Kuran-ı Nâtık" -Konuşan Kurân- denilen Imam Ali'nin oğlu da Kurânca konuşmaktaydı. Böylesi bir lisan ancak ehline malumdu ve onu anlamaya hazır gönüllere. kulaklarına ulaşan sözcüklerden de öte anlamlar vazediyordu. Nitekim kelimelerin dağınık görüntüsü, kendisini dinleyenlere "Yiğitsen beni bir hizaya koyup da anla!" diyerek meydan okumaktaydı.