Daha ilk sayfadan insanı saran vahşi, tutkulu, yer yer karanlık ve melankolik atmosfer kitabı elinizden düşürmemenizi sağlıyor. Rüzgarın sesi, soğuk şatolardaki gerginlik, karakterlerin inişli çıkışlı duyguları ve çaresizlikleri o kadar gerçekçi ki, kendinizi hikayenin tam ortasında buluyorsunuz.
Kitabın odak noktası şüphesiz Heathcliff ve Catherine’in ölümsüz ama bir o kadar da yıkıcı aşkı. Bu aşk, peri masallarındaki gibi tatlı bir hikaye değil; aksine, insan ruhunun derinliklerinde saklı vahşi tutkuları ve çıkmazları güzelce ortaya koyuyor. Catherine’in şu meşhur sözü bile, bu bağların nasıl özüne dokunduğunu anlamaya yeter: “Ben Heathcliff’im!” Bu cümle, Catherine’in Heathcliff ile arasındaki bağın ne kadar derin ve ruhsal boyutta olduğunu ortaya koyuyor.
Kitap boyunca bir yandan Heathcliff’in saplantılı ve intikam dolu doğasına, diğer yandan Catherine’in kendi kimliğiyle toplum arasındaki çekişmesine şahitlik ediyoruz. Heathcliff, Catherine’i kaybettikten sonra sadece etrafına zarar vermekle kalmıyor; kendi ruhunu da çürütüyor. Onun yaptıklarına kızsanız bile, çektiği acının derinliğini hissediyorsunuz. Karakterlerinin bu çok boyutlu ve insani oluşuysa kitabın en çekici özelliğini oluşturuyor. O kadar gerçekler ve hatalarla dolular ki kitabın en çekici yanı da kesinlikle burası yer yer sinir olsaniz da bu gerçekliği okumaya bayılıyorsunuz.
Kitabın sonu, hikayenin melankolisine uygun bir şekilde biter. Heathcliff’in çöküşü ve nihayetinde ölüme kavrulan şekilde teslim olması, bu trajik aşk hikayesinin kaçınılmaz sonucudur. Ancak, Catherine’in kızı Cathy ve kuzeni Hariton arasında yeşeren bir umut ışığı vardır. Bu da Uğultulu Tepeler’in fırtınası dindigine huzura erdiğini hissettirdi.
Heathcliff ve Catherine’in hayaletlerinin bir arada dolaştığına dair ipucu, bu