İnsanların neden cümlelerin altını çizdiklerini anlamazdım, ama ben de hoşuma gittiği için yapardım. Karakterlere bakardım. Karakterlerin hissedeceklerinin altını çizerdim. Daha sonra bana kurguyu hissettireceklerin altını çizerdim.
Sonra bir gün, Eftalya'nın kitabını okuyordum. Beraber okuyorduk. Daha önce okumuştu, altı çizili yerler vardı ama bunu benimle okumayı sorun etmemişti. Okuduk. Benim de sevdiğim bir kitaptı. Birkaç sayfa sonra, diğerlerinin aksine fosforlu kalemle çizilmiş bir cümle geldi.
İlk başta şaşırdım, cümlenin ne kurguyla ne karakterlerle ne de kitaptan herhangi bir şeyle alakası yoktu. Hatta kendimi tutamadım ve "Neden bu cümleyi çizdin ki?" diye de sordum.
Zaten o zaman bilmiyordum. O zaman içten içe beni seçtiğini, beni gözlendiğini de bilmiyordum.
Cevap vermedi. Baktı. Konuşmadı. O an konuşmadı. Bense onun bakışını çok sonraları anladım. Sonra neden çizdiğini de. Sonra insanların kendilerini anlatan cümleleri çizdiklerini anladım. İnsanların kalemleri bu yüzden ellerinde olurmuş okurken.
Eftalya... Bilmesen de ne çok şey öğrettin bana.
"Biraz odasına çekilip kafa dinlemeye ihtiyacı vardı."