Sanat tarihine mesafeli olanların bile okuyacağı türden bir roman. Çünkü burada akademik bilgi kasılmıyor; bir dedeyle torunun göz göze, gönül gönüle bir yolculuğu var. Küçük kız gözlerini kaybetmeden önce Louvre’da, Orsay’da, Pompidou’da ne varsa sindirmeye çalışıyor. Dede ise ona sadece tabloları değil, hayatın acısını, güzelliğini, tesellisini de öğretmeye uğraşıyor.
Okurken bazen kendimi gerçekten müze salonlarında hissettim. Canaletto’nun dingin deniziyle Turner’ın fırtınası arasında gidip gelmek sanki kendi hayatımdaki iniş çıkışlara bakmak gibiydi. Ama bazı kısımlar var ki, biraz fazla parlatılmış, fazla uzatılmış. “Tamam anladık, güzel, etkileyici ama biraz da derinleş be adam” dedim kendi kendime. Bir yerden sonra duygusal yükleme yapmak yerine daha keskin bir sorgulama isterdim.
Küçük Mona’nın bakışları ise en güçlü tarafı. Bir çocuk gibi saf, ama bir yetişkin gibi yakıcı sorular soruyor. Mesela Davinci'nin eserinde gökyüzünde bir icadını aramasında gözlerindeki o hınzır zeka parıltısını adeta gördüm. O yüzden kitap sadece sanat eseri gezdirmek değil, aslında insanın gözleri kapanmadan önce hayata hangi görüntüleri kazımak istediğini sorduruyor.
Özetle: harika fikir, etkileyici konu, ama sonuç “müthiş” değil, daha çok “iyi ki okudum ama biraz daha olsaydı” dedirten cinsten. Çok susamışken içilen bir bardak su gibi… Rahatlattı, iyi geldi ama doyurmadı.