İnsanlığın büyük çoğunluğu, kendinden önceki dönem olaylara katliam veya karanlık çağ olarak bakma fantazisine sahiptir.
Kötülük, kendi çağında genelde övgü kaynağı olur. Bu noktada Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramı tam da burada belirir; kötülük çoğu zaman şeytani bir yüzle değil, sıradan bir itaat biçimiyle görünür.
Avrupa, çağımızda kendi halkı için güvenli bir sığınak olarak geçerken, kendi gücüyle kurduğu NATO genelde başka bölgelerin sömürge gücüdür.
1940’lardaki Alman eksenli büyük savaş ve soykırım, 1906’da Ruanda’da tohumu atılan ve Ruanda halkının burun yapısına göre ayrıştıran yapıydı. Daha sonra bu, büyük Ruanda soykırımı olarak geçecekti.
Tam da burada kötülük sıradanlaşır. Arendt’in ifadesiyle, burada belirleyici olan şey “düşüncesizliktir”; yani kişinin ne yaptığını fark etmeden sistemin parçası hâline gelmesi.
İlk suçlu kimdir sorusunu ön plana çıkarır elbette.
Gelelim Nürnberg savunmasına: Alman Nazi üst yetkililerinin yargılandığı büyük dava olarak geçiyor.
Burada kötülük tam olarak hem tarafsız hem taraflıdır. Emir eri olanın uyguladığı bu sistemde, kişi kendini sorumlu tutmak istemez; çünkü o sadece aracıdır.
Tam da bu noktada Adorno’nun şu düşüncesi metni güçlendirir:
“Yanlış yaşam, doğru yaşanmaz.”
Yani çürümüş bir sistemin içinde bireyin masumiyet iddiası daima tartışmalıdır.
Daha sonraki yıllarda Arjantin’de bulunup yakalanan ve İsrail’de idam edilen, Nazi aklının en etkili adamlarından olan Adolf Eichmann, savunmasında yargıca sadece emri uygulayan bir emir kulu olduğunu ve bu yüzden suçlu olamayacağını vurgulaması, kötülüğün sıradanlaşmasının en iyi örneğidir. Arendt’in ifadesiyle, o “ne yaptığını hiç fark etmedi.”