Hâlâ "efendim, evet efendim" diyen, kasket giyen, okula giden çocuklarmış gibi davranmanın yolu var mıydı? Gün ışığı "evet" diyebilirdi bu soruya; ama karanlık ve ölümün dehşeti "hayır" diyordu.
Einstein olamayacaksak fizik okumanın bir anlamı yok mu? Usain Bolt olamayacaksak bugün koşuya gitmemizin bir anlamı yok mu? Dün koştuğumuzdan daha yavaş ya da daha hızlı konuşmamızın bir anlamı yok mu? Bence bunlar anlamsız sorular. Eğer kızım bana, "Anne, bugün piyano çalmamalıyım çünkü hiçbir zaman Mozart olamayacağım," derse ona, "Mozart olmak için uygulama yapmıyorsun ki," diye cevap veririm.
Zorluklara atfettiğimiz kalıcı ve kendini tekrarlayan açıklamalar, küçük sorunları büyük felaketlere dönüştürebiliyor. Pes etmenin mantıklı görünmesini sağlayabiliyor.
Bir bebeği oturmayı öğrenirken ya da küçük bir çocuğu yürümeyi öğrenirken izlerseniz onların ne kadar çok hata yaptıklarını, başarısız olduklarını, becerilerinin yeteneklerini ne kadar aştığını, ne kadar çok konsantre olduklarını, çokça geri bildirim aldıklarını ve bol bol öğrendiklerini göreceksiniz.
Fakat sonrasında... bir şeyler değişiyor. Çocuklar, anaokulu çağına gelince yaptıkları hataların büyüklerde belirli tepkilere neden olduğunu fark etmeye başlıyorlar. "Biz ne yapıyoruz ki?" derseniz: Somurtuyoruz. Biraz yanaklarımız kızarıyor. Ufaklıklars aceleyle yanaşıp yanlış yaptıklarını onlara göstermeye çalışıyoruz. Peki, böylelikle ne öğretiyoruz? Utancı. korkuyu. Mahcubiyeti.