Asıl tramvayı yaşayan kişi ölmüş, hikayesinin üstü örtülmüş ve yıllar içinde saklı kalmış olsa bile, hayat tecrübesine ilişkin parçalar, anılar ve hisler yaşamaya devam edebilir.
Mutlu olmanın neredeyse bir görev haline geldiği bir çağdayız. İnsanlara artık iyi dileklerde bulunulmuyor; adeta talimat veriliyor. Üzgünsen, yeterince çabaladığın düşünülüyor. Kırıldıysan, güçlü olmayı becerememişsin sayılıyor. Yorulduysan durman değil, devam etmen bekleniyor. Eskiden teselli amacıyla söylenen cümleler, bugün yerine buyurgan ve yargılayıcı ifadelere bırakmış durumda…
Sen benim;
Mürekkebi kurumuş kalemimin taze kanı,
Eskimiş bir saatin yeniden çarpmaya başlayan kalbi,
Gönlümün harabelerinde yükselen o sarsılmaz kalesin.
Ve sen evlat! Bana “Anne” diyen o mucizem…
Beni, kendi küllerimden değil,
Senin tek bir gülüşünden yeniden doğurdun.
Anılar sokağında yolumu bulmaya çalışırken, kahverengi kat kat giyilmiş çiçeklere benzettiği kozalaklar yine çarptı gözüne. Dünyanın en güzel kurumuş çiçekleri olduğunu düşünürdü hep. Üstelik bu çiçekler, diğer çiçekler gibi bozulmazdı. Her yere dağılmış, bir anılar denizi oluşturmuş, yoluna serilmişlerdi adeta; sanki hep onu bekliyorlarmış gibi…