Muhammed, şehrin etrafındaki dağlara çıkıyordu. Şehrin tüm manzaralarla beraber bir bütün oluşturduğunu görüyordu. Bunu seyrederken düşünceleri onu uzağa götürüyordu... Bu kentin diğer tarafı, Suriye'nin bütün toprakları, orası, burası, yıldızların asılı durduğu feza âlemi, kainat adını alan bütün bu âlemlerin, vücut ve varlık denilen bir şeyin içinde bulunduğunu düşünüyordu.
Bu vücut ve varlık her tarafı sarmış ve her şeye nurunu saçmıştır. Yıldızların öbür tarafında da hayat elbisesini giymiş varlıkların olması gerekir. Bütün bunlar bir yaratıcıyı gerektirir. Muhammed, buradan bütün kâinatı saran, geçmiş ve geleceğe hükmeden bir yaratıcının sırrına ulaşıyor ve şu sonuca varıyordu: Varlık ve vücut değişmiyor ve değişmesi mümkün değildir. Değişken olan varlık nurunun üzerlerinde parladığı maddi varlıklardır. Bir grup gidiyor, başka bir grup geliyor. Kendi yerinde değişmez olan varlık ve vücut her gelen grubun üzerine yine nurunu saçıyor. Dün çölde bir yığın kum vardı. Varlık ve vücut onun üzerinde parlıyordu. Bugün kumun yerini başka bir şey almış veya daha önce bulunan şeyin bugün bütün zerreleri dağılmıştır. Ama varlık ve vücut değişmeden duruyor, yeni gelen şeye nurunu yine saçıyor. Dün meyve ağacıydı. Bugün odun olup ateşe lokma olmuş ve duman olarak havaya yayılmıştır. Ancak varlık kendi yerinde bâkî kalmıştır. Bâkî olan varlık bir gün ağaçta, diğer gün odunda, bir başka gün ise ateş ve dumanda parlar. Bu günün veya dünkünün yerini tutan her şey vücut ve varlığın etkisini kendisinde gösterir.