"Bunu yap, şunu görmeye git, öbürünü davet et: sosyal ilişkilerdeki baskılar, kültürel modalar, iş yoğunluğu... Her zaman bir şeyler yapmak, peki ya "olmak"? Bunu sonraya bırakırız çünkü hep daha iyisi, daha acili, daha öncelikli olanı vardır. Var olmak yarına kadar bekleyebilir. Ancak yarın da öbür günün işlerini getirir. Bitmeyen karanlık bir tünel. Ve buna yaşamak derler. Bu öylesine baskındır ki boş zamanlarda bile bu takıntılı durumun izleri görülür: aşırı derecede spor yapmak, uyarıcılar yardımıyla dinlenmek, pahalı akşam yemekleri, yoğun gece hayatı, ateş pahası tatiller. Bu tünelden insan ya melankoliyle ya da ölümle çıkar."
Bu kitabı ikinci okuyuşum oldu ve yürürken adeta yüklerimden arındığım ve hafiflediğim gerçeği üzerine uzun bir süre düşündüm. Yürürken hiç kimseyiz. Kitapta da geçen cümle gibi yürümek bedenden başka bir şey istemez. Yürümek yükümüzü hafifleterek, yapma takıntısını içimizden söküp atarak çocuklukta yaşanan o sonsuzlukla yeniden bağlantı kurmamızın yolunu açar. Kitapta genel olarak bahsi geçen Nietzsche, Rimbaud, Rousseau, Thoreau, Nerval, Kant gibi ünlü düşünürlerin yürüme alışkanlıkları üzerinden gerçekleşen bir anlatım var. Her birinin kişiliğiyle ve yaşam tarzlarıyla beraber yürüyüşleri de ona göre şekil almış.