Kendi evinde yabancılık hissetmek, artık iflah olmamak demektir; bu keskin bir düşüşün
işaretidir, herhangi bir müdahalenin, yardımın sonuçsuz kalacağının da. Bir an bile olsa “burası neresi, hangi oda nerede, ben neredeyim?” şaşkınlığına düşmek, yüksek düzeyli bir tehlike işareti olarak kabul edilmelidir.
Sanırım ölüm, boşluğun cisimleşip ağırlaşabildiği tek yerdi. Eziyordu insanı, değiştiriyordu. Unutturuyordu. Gerçekten... Nasıl bir şeydi bir kadına ya da çocuğa sarılmak bir akşam vakti? Sonra bunalmak onlardan, terlerinden ya da nefeslerinden ve
kalkmak yanlarından? Of, deyip kendi içine çekilmek... Karanlıkta,buzdolabının sesinden başka sesler duyabilmek... Ya da nasıl bir
şeydi, mutfağa giderken bir şey ister misin diye sormak? Hepsini unuttum.
Hoca da ordan pasımı alıp “Ne kadar uzağa
gidersen git doktorum,” demişti bir keresinde, “ya da ne kadar hızlı koşarsan koş, ipin nereye bağlıysa, onun etrafında dönersin. İster fizik de sen buna, ister hayat, bu işler böyle.”
Dağ olsa tırmanırdım, nehir olsa yüzerdim, kafamda onları rakip, hatta düşman beller,mücadele ederdim sonuna kadar. Ama yıldızların altında yatan bu çöl, bu gölgesiz düzlük, bu dümdüzlük, bu ıssızlık, bir türlü bitmiyordu, sükûnetiyle öldürüyordu beni.