“...sırlarımızı bilen ve duygu dolu anlarımıza şahit olan kişilere karşı nefret besleriz,…O anda istediğimiz şey anlayış değil,duygularımızın hakimiyetini yeniden ele almaktır.”
Örümcek Kadının Öpücüğü, Manuel Puig’in 1976 yılında yayımlanan; siyasi, psikolojik ve queer edebiyatın en kült eserlerinden biri olarak görülen kitabı. Öyle ki eser, 1985’te sinemaya uyarlandıktan yıllar sonra yeniden 2025 te filme çekilmiş ve ayrıca Broadway’e kadar uzanan ünlü bir müzikale de dönüşmüş.
Kitapta, Arjantin’de bir hapishanede aynı koğuşu paylaşan iki karakteri okuyoruz: Eşcinsel Molina ve siyasi suçlu genç Valentín’i. Hikâye tamamen diyaloglardan oluşuyor ama bu diyaloglar o kadar doğal, samimi ve sahici ki bir noktadan sonra kendinizi o hücrede onlarla birlikte yaşıyor gibi hissediyorsunuz.
Molina’nın özellikle geceleri Valentín’e anlattığı eski filmler kitabın en sevdiğim kısmıydı. Betimlemeler öylesine güçlüydü ki sanki izlediği filmler gözümün önünde sahne sahne canlandı. Hatta bir yerden sonra ben de o filmlerin sonunu merak eder oldum.
Birbirine tamamen zıt iki insanın zamanla kurduğu o bağ ve dostluk çok etkileyiciydi.Başlangıçta birbirlerini anlamayan, hatta yer yer birbirlerinden rahatsız olan bu iki karakterin; yavaş yavaş birbirine yaklaşmasını okumak,O küçük konuşmalar, birlikte geçirilen geceler ve anlatılan filmler arasında garip bir dostluk oluştu.Bence kitabın duygusal gücü de çok fazlaydı.
Kitabın atmosferi inanılmaz derecede içine çekiciydi. Elimden bırakmak istemedim ve uzun süre etkisinden çıkamadım. Ancak son 50-60 sayfa benim için biraz daha zorlayıcıydı. Açık konuşmak gerekirse eşcinsel ilişki dinamiklerini okumak beni rahatsız eden bir durum olduğu için o bölümlerde kitaptan biraz uzaklaştım. Buna rağmen karakter derinliği, psikolojik altyapısı ve anlatım biçimiyle beni gerçekten etkileyen, uzun süre aklımda kalacak bir kitap oldu.
“...sırlarımızı bilen ve duygu dolu anlarımıza şahit olan kişilere karşı nefret besleriz,…O anda istediğimiz şey anlayış değil,duygularımızın hakimiyetini yeniden ele almaktır.”
Pek çok sanatçının ve düşünürün doktoru olmayı başarmış, zengin ve saygın Josef Breuer’e bir gün gizemli bir mektup gelir.
Gönderen; genç, etkileyici ve zeki bir kadın olan Lou Salomé’dir.
Doktordan istediği ise arkadaşı Nietzsche’yi içine düştüğü derin yalnızlıktan ve ruhsal bunalımdan kurtarmasıdır…
Fakat Nietzsche yardım kabul etmeyen bir adamdır.
Lou’nun isteği üzerine Breuer, onu terapiye ikna etmeye çalışırken kendisini yalnızca bir hastanın değil; insan ruhunun en karanlık taraflarının içinde bulur.
Doktorun karşısına çıkan Nietzsche zamanla yalnızca bir hasta değil, adeta onun ruh doktoruna dönüşür.
İkisi de kendi içlerindeki boşluklarla, korkularla ve bastırılmış arzularla yüzleşmeye başlar.
Hayatı, insan ilişkilerini, aşkı, yalnızlığı ve varoluşu sorguladıkları derin diyaloglar boyunca aralarında sıra dışı bir bağ kurulur.Kimin doktor, kimin hasta olduğu belirsizleşir artık.
Çok uzatmaya gerek yok.Her satırında insanın kendinden bir parça bulduğu, düşündüren, sorgulatan ve zihnin içinde uzun süre yankılanan müthiş bir eser.
Mutlaka ama mutlaka okumanızı tavsiye ederim.