Gabriel García Márquez, “Kolera Günlerinde Aşk” adlı romanında 19. yüzyılın sonlarıyla 20. yüzyılın başlarına uzanan bir dönemde, Kolombiya’nın değişen toplumsal dokusunu, aşkın zamanla sınanan sabrını ve insan ruhunun karmaşık labirentlerini ustalıkla anlatır.
Kolera salgınlarının halkın yaşamına gölge düşürdüğü bu yıllar, aynı zamanda duyguların ve ideallerin de salgın gibi yayıldığı, tutkunun ölümle, sevdanın kaderle iç içe geçtiği bir çağdır.
Genç telgraf memuru Florentino Ariza, bir gün sokakta gördüğü Fermina Daza’ya ilk bakışta âşık olur. Bu aşk, yıllar sürecek bir bekleyişin, mektupların, suskunlukların ve hayallerin hikâyesine dönüşür.
Fermina, gençliğin tutkulu duygularını geride bırakıp dönemin saygın hekimlerinden Doktor Juvenal Urbino ile evlenir. Ancak bu evlilik, görünürdeki uyumun ardında gizlenen bir boşluğu taşır.
Florentino ise aşkından hiç vazgeçmez. Aradan geçen elli bir yıl, doksan üç gün ve yedi gece boyunca Fermina’yı bekler; hayatına sayısız kadın girse de kalbinin en derin yerinde hep ona sadık kalır.
Roman, sadece bir aşk hikâyesi değildir. Marquez, aşkın zamanla, hastalıkla, evlilikle ve ölümle sınandığı bir yaşam döngüsünü anlatır.
Birbirinden farklı üç karakterin —Florentino, Fermina ve Urbino’nun— kaderleri üzerinden toplumun sınıfsal yapısını, ahlaki dönüşümünü ve Latin Amerika’nın modernleşme sancılarını yansıtır.
“Kolera Günlerinde Aşk”, duyguların hastalıkla benzeştiği bir dünyayı resmeder: tutku kolera gibi bulaşıcıdır, sabır kadar yakıcıdır.
Marquez, büyülü gerçekçilikle ördüğü anlatısında aşkı yalnızca bir duygudan değil, bir varoluş biçiminden ibaret kılar.
Roman, insanın yaşama direncini, aşkın zamana ve ölüme meydan okuyan doğasını katman katman açarak gösterir.
Böylece “Kolera Günlerinde Aşk”, yalnızca iki insanın hikâyesi