Kitaba hevesle başladım. “E hadi, Werther aşkı anlatsın, ben de bir güzel duygusal çöküş yaşayayım.” dedim. Ama öyle olmadı. Kitap başladı, ben ise cümlelerin içinde kayboldum. Werther Lotte’yi seviyor, ben çevirmenin ne dediğini anlamaya çalışıyorum.
Yani Werther Lotte diye ağlarken, ben “Bu cümlede özne nerede?” diye elimde kırmızı kalemle dolandım. Bir insan bir romanı sözlükle değil, sinir hapıyla okumak zorunda kalır mı?
Çeviri öyle bir seviyede ki… Hani biri romanı Almanca’dan çevirmiş ama Türkçe’ye uğramadan direkt acıya bağlamış gibi.
Cümleler var, başı belli, sonu Allah’a emanet. Yüklem “ben gidiyorum” diyor, özne hala pijamayla oturuyor.
Werther aşkından mı ölmüş, yoksa bu çeviriyle karşılaşacağını hissedip “Ben gidiyorum” mu demiş…? Belli değil.
Ve evet, açık ve net söylüyorum: Yarım bıraktım. Werther aşkı yarım bıraktıysa ben de kitabı bırakırım, bu bir eşitlik meselesi.
Werther Lotte’yi beklemiş, ben çevirmenin koymadığı virgülleri. Aramızda bir kader kardeşliği oluştu, ama o ölüme gitti, ben kitabı duvara fırlatıp “Ben buraya kadarım,” diye sahneyi terk ettim.
Karakterlere gelirsek:
Werther tam bir aşk mağduru. Sabah gözyaşı, akşam iç dökme, gece Lotte. Lotte desen, “Seni sevemem ama gözüm üzerinde” kafasında. Kadın reddediyor ama umut fişini kesmiyor. Albert ise olayların fon müziği gibi; orada ama yok.
Ben? Elimde Goethe, yüzümde umutsuzluk, kalemi çevirmenin alnına fırlatmaya ramak kalmış sinir hastası bir okur.
Sonuç:
Bu kitap beni romantik yapmadı, Türk Dil Kurumu gönüllüsü yaptı. Werther aşkı için yanarken ben çevirinin içinde kavruldum. Eğer bu kitabı okuyacaksanız, başka bir yayınevinden okuyun. Yoksa Goethe’nin acılarını değil, çevirmenin hatalarını analiz edersiniz.