Roman boyunca Goldmund’un yolculuğu, insanın kendi özünü arayışının sembolüne dönüşür. O, hayatın anlamını kitaplarda ya da kurallarda değil; aşkta, acıda, ölümde ve güzellikte arar. Bu yönüyle eser, varoluşçu düşüncenin temel sorularına yaklaşır: İnsan kimdir? Yaşamın amacı nedir? Hakikate akılla mı yoksa deneyimle mi ulaşılır?
Hesse, kesin cevaplar vermek yerine okuyucuyu düşünmeye davet eder. Narziss’in bilgeliği ne kadar değerliyse, Goldmund’un yaşama tutkusu da o kadar anlamlıdır. Çünkü insan yalnızca düşünen bir varlık değil, aynı zamanda hisseden ve deneyimleyen bir varlıktır. Romanın merkezindeki gerilim de tam olarak buradan doğar.
Narziss ve Goldmund, aslında insan ruhunun kendi içindeki çatışmasını anlatır. Bu nedenle kitap, iki karakterin hikâyesinden çok daha fazlasıdır; akıl ile duygu, düzen ile özgürlük, ölümlülük ile anlam arayışı arasında sıkışmış her insanın hikâyesidir. Hesse, bu eserinde okuyucuya şu soruyu bırakır: “Gerçek bilgelik, hayatı anlamakta mı; yoksa onu tüm yönleriyle yaşayabilmekte mi saklıdır?” Bu soru roman bittiğinde bile zihinde yaşamaya devam eder.