İlk on yedi sayfayı okurken içimde bir yerlerde Mustafa Kemal’in kaderi yeniden yazılıyormuş gibi bir titreme oldu. Sanki o an okuduğum çocuk, sadece bir çocuk değildi. Yaşı küçük ama bakışları büyük, yükü ağır biriydi. İlk sayfalarda Mustafa Kemal yeniden doğmuş da ben onun çocukluğunda, ileride yaşayacağı zamanların hatıralarını dinliyormuşum gibi hissettim. Bir tür zaman kayması anı.
Aynı odada, aynı pencereden bakıyorduk sanki.
Sonunu bildiğimiz bir hikayeye kendi iç sesinden tanık olmak gibi.
Bir kadın olarak bugün göğsümüzü gere gere ayaklarımızı yere sağlam basabiliyor oluşumuzu, şüphesiz milli mücadelede vatanı için mücadele eden atalarımıza borçluyuz. O yüzden bu satırları okurken sadece bir anlatı değil de,bir ülkenin geleceğine doğru yürüyen adımların iç seslerine tanık oldum.
Ayşe Kulin’in kitabında aldığım en güçlü his şu oldu: Mustafa Kemal Paşa’yı bir de evlat olarak, delikanlı olarak, doğrularıyla yanlışlarıyla bir insan olarak görmek.
Sanki hiç görmediğimiz bir odanın kapısı aralanıyor ve biz o pencerenin kenarına oturup onu sadece insan tarafıyla dinliyoruz.
Elbette amaç Atatürk’ü tek bir eser üzerinden tanımak ya da değerlendirmek değil. Ama memleket için ömrünü vakfetmiş bir insanı, bütün yargılarımızı bir kenara bırakıp bir yazarın kaleminden dinlemek son derece kıymetli olsa gerek.
Son olarak kitabın genel anlatım yapısı için notum: Tekrarlar bilinçli mi yapılmış bilmiyorum, aynı cümleler ve konular yer yer tekrar ediyor.Ama onun dışında kısa sürede okunabilecek, sohbet havasında, okuru içine alan bir kitap olmuş.
Altı farklı hikâyeden oluşan bu kitapta en belirgin özellik, Camus’nun karakterlerini hem mutluluğun peşinde hem de derin bir mutsuzluk eşliğinde benlik arayışında resmetmesi. Sevilen, başarılı ama acıdan beslenmeyi de bilen insanlar.
Sürekli kendini yoklayan, kendine yabancılaşan bir ruh hâli var.
Bazı öykülerde kendimi bir tiyatro salonunda, lirik repliklerin hızına yetişmeye çalışan bir izleyici gibi hissettim.