Ne diyeceğimi bilemiyorum. Uzun zamandır beni böylesine derinden sarsan bir kitap okumamıştım. İlk başlarda fazla beklenti içerisinde değildim ama okumaya devam ettikçe beklentim katbekat arttı, elimden bırakamadım. Öylesine sürükleyiciydi ki zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Yaklaşık on iki saattimi bu kitabı okuyarak geçirdim.
Eden’nın kendi iç dünyasında verdiği çatışmalar, travmayla baş etme süreci çok gerçekçi ve başarılı işlenmiş, yazar bu konuda kesinlikle hakkını vermiş. Bazı yerlerde farkında olmadan ağladığımı hatırlıyorum.
Kitapta beni en çok etkileyen yerler Eden ve Josh’ın birlikte oldukları anlardı, aralarındaki bağ hem çok kırılgan hem sımsıcaktı. Eden’nın yaşadığı olayların daha erken çözüme kavuşmasını bekliyordum ama kitabın sonlarına doğru kontrolü tamamen kaybetmesi ve intihar düşünceleri geliştirmesi beni çok korkuttu.
Eden’dan asla nefret etmedim. Bazı okurlar onun davranışlarını hatalı bulabilir ama kitabı okurken ben onunla fazlasıyla empati kurdum ve hiçbir yerde onu gerçekten haksız bulmadım. Ne yaptığını bile bilmeyen, kafası karışık bir çocuktu sadece.
Bana kalırsa kitabın en can alıcı noktası Eden kendi içinde bir savaş verirken en yakınındakilerin bunu fark edememesiydi. Dört yıl boyunca kendi yatağında bile yatamıyor, gecelerini uyku tulumunun içinde geçiriyor ama kendi ailesi bile çektiği acıyı anlayamıyor.
Hele o abisi… kavga ettikleri sahnede, Eden’nın bağırıp ondan nefret ettiğini söylediği an içime bir su serpildi.
Ve Josh’la yeniden buluştukları sahne… İçim gitti resmen. Ağlamaktan helak oldum.
Kısacası, bu kitap sadece bir hikâye anlatmıyor, içinizi parçalıyor ve sizi düşündürüyor.
Daha önce aklınızın ucundan bile geçmeyen şeyleri sorgularken buluyorsunuz kendinizi.
Bu yüzden uzun bir süre bu kitabın etkisinden