Elif delibal

Elif delibal
@ellifdell
4 okur puanı
Aralık 2024 tarihinde katıldı
"Mutluluk dispozitifi insanları tekilleştirerek toplumun siyasi ve dayanışmacı yönlerini yitirmesine yol açar. Mutluluk herkesin kendi başına uğraşması gereken bir şeydir. Kişiye özel bir hale gelmiştir. Eziyet de kişinin kendi başarısızlığının sonucu olarak yorumlanır. Böylece devrimin yerini depresyon alır. Kendi ruhumuzu tedaviyle uğraşırken sosyal çarpıklıklara yol açan toplumsal ilişkileri gözden kaçırırız. Korku ve güvensizlikle boğuşurken bunun sorumlusunun toplum değil kendimiz olduğunu düşünürüz. Halbuki devrimin mayası birlikte hissedilen acıdır. Neoliberal mutluluk dispozitifi bunu daha doğmadan öldürür. Palyatif toplum acıyı tıbbileştirerek ve özelleştirerek siyasetten arındırır. Böylelikle acının toplumsal boyutu baskılanır ve bastırılır. Yorgunluk toplumunun patolojik dışavurumları olarak yorumlanabilecek kronik ağrılar hiçbir protestoya yol açmaz. Neoliberal performans toplumundaki yorgunluk bir ben-yorgunluğu olduğu ölçüde apolitiktir. Bitap düşmüş narsisist performans öznesinde görülen bir semptomdur. İnsanları biz olarak bir araya getirmek yerine tekilleştirir. Bir topluluğun oluşmasına yol açan biz-yorgunluğundan farklıdır. Devrime karşı en iyi tedbirdir ben-yorgunluğu." Palyatif Toplum - Byung Chul Han Yazarın bahsettiği tavır size de tanıdık geldi mi? Ben resmen sayfaya değil de aynaya baktım🫢
Alıntı
Reklam
“Ayıpsa ayıp olsun ağlamak. Ama bu yaşlarımla Çıkıp gidecek içimden kadın yanım.” diyor ölen kardeşinin ardından Laertes ve yine erkekliğin “kadınların yaptığını yapmayan, onlar gibi davranmayan; onlar gibi ağlamayan, yürümeyen, gülmeyen, giyinmeyen vs vs” gibi tanımlandığı algının harika bir örneği daha 😒 Halbuki ağlamak cinsiyetten BAĞIMSIZDIR ve yalnızca kadın olduğunuzdan ötürü değil , İNSAN olduğunuz için ağlarsınız arkadaşlar. Laertes üç yüz küsür sene önce yaşadığı için onu suçlamayacağım ama bu konuyu bugün çözmüş olmalıyız artık 😩
Alıntı
Her şey gelip geçiyor. Galiba bunu unutmamak lazım. Hayatın olayı da bu belki de. En büyük acıları da yaşasan;hayatın devam ettikçe, zaman ilerledikçe, o günlerin üstünden başka yaşamlar geçtikçe geride kalıyor hepsi. Bütün güzellikleriyle, bütün tatlılıkları, duygusallıkları, ağlatan yanları, korkuları-acıları-umutları, hayalleri, gülüşmeleri-esprileri, alışmışlıkları,ritüelleri rutinleri; kalbimizdeki yerleri ya da belki yerleri değil ama bu gerçekle nasıl yaşadığımız, bununla ne yaptığımız… Hepsi. Hepsi gerçekten geride kalıyor. Unutuyoruz değil bakın, geride bırakıyoruz. Bir gün bi an geliyor ve “tamam” diyoruz. Tamam, artık buna devam etmeyeceğim. Bunu yaparken kalbinde o en sevdiğin insanı canını-bebeğini-birtaneni ebediyen kaybetmenin o bütün kalbini sıkıştıran; biri tüm canını almış da gitmiş gibi hissettiren o acı da olmayacak. Eskidendi o diyeceksin. Evet, eskidendi. İnsanı bu hâle ne getirir bilmiyorum. Çektiği acılar mı? Tüm o korkuları mı? Gözyaşı döktüğü sayısız gece mi?
Bi insan kendine yazık ettiğini nasıl anlar?