"Acı ve mutluluk, Nietzsche’nin deyişiyle “ikiz kardeşlerdir, birlikte büyüyen [...] ya da birlikte – güdük kalan”. Acı engellendiğinde mutluluk yavanlaşıp sıkıcı bir rahatlığa dönüşür. Acıya duyarlı olmayan insan derin mutluluğa kapısını kapatmıştır. “in türlerinin bolluğu sonsuz bir kar fırtınası gibi yağar böyle bir insanın üzerine, tıpkı acının en güçlü yıldırımlarının hedefi olduğu gibi. Ancak bu koşul altında, her an her yönüyle acıya en derinlerine kadar açık olmak suretiyle mutluluğun en yüksek türlerine açık olabilir[...]”"
Yaşandı ve görüldü :) Acı çekmek bizi daha fazla insan yapıyor bence. Fonksiyonlarımızdan biri de hissedebilmek ve acı bu hissiyatların en derini , en “Ne yaşıyorum ben, bu ne yarabbi” dedirteni belki de. Kafamızı açıyor, beyni önce kapatıyor sonra yeniden başlatıyor. Yeniden başlayınca da yazarın dediği gibi mutluluğa bakışımız da ona verdiğimiz kıymet de değişiyor , biricikleşiyor.
Bu dünyada çok az insan düpedüz fenadır. Canımızı yakanlar bizzat kendisi acı çekenlerdir. Bu yüzden kinizm veya
asabiyet asla yerinde bir tepki değildir. Göstermeyi becerebildiğimiz o ender anlarda, en uygun tepki daima sevgidir.
“Dostoyevski gibi, Proust gibi ya da ne bileyim Thomas Bernhard gib hasta değilsek eğer, roman yazmamıza hiç gerek yok. Bize sadece tecrübe yeter. Tecrübeli yetişkinler, tecrübeli ihtiyarlar ve nihayet tecrübeli ölüler olalım biz.” diyor Selim.
Sizce de roman yazmak için hasta mı olmak gerekir? Nispeten normal olup roman yazamaz mıyız?