Duraksayarak aynadaki görüntüme baktığımda ruhumun en tenha köşelerinde saklanan hissizlik serbest kaldı, tenimin altında yayılmaya başladı. Zayıftım. Bazen bu bedenin, bu ruhu nasıl taşıdığını merak edecek kadar zayıf...
"Şahmeran efsanesini biliyor musun?" Ediz sorduğu sorunun cevaplanmasını beklemeden devam etti.
"Yarı yılan, yarı kadın. Şahmeran öyle güzel bir kadın ki Tahmasp onu ilk gördüğünde karşılaştığı en güzel kadın olduğunu düşünüyor. Zehirli olmasına ve dünya düzeninin kurulduğu zamandan bu yana var olmasına rağmen Şahmeran zararsız. Güvenmemesi gerektiğini bilmesine rağmen Tahmasp'a güveniyor ve onun için birçok şey yapıyor. Zamanla Şahmeran, Tahmasp'a âşık oluyor, tabii Tahmasp da gözünün gördüğü en güzel kadına. Ama Tahmasp, ailesi uğruna Şahmeran'ı yüzüstü bırakıyor. Şahmeran, Tahmasp karşısında çaresiz, adamın isteğini kabul ediyor. Ve Tahmasp yeryüzüne geri dönüyor."
"Ve kralın hastalandığı haberi geliyor," diyerek lafını tamamladım.
"Şahmeran'ın eti tek şifa. Şahmeran ölmek zorunda. Ama nasıl yapacaklarını bilmiyorlar. Şahmeran'ı gören kişi hamama girdiğinde derisi pullanıyor. Bütün herkesi hamama sokuyorlar ve Tahmasp'ı buluyorlar. Adam yapılan işkencelere dayanamıyor ve sevdiği kadını bulup öldürüyor. Ve dünya üzerindeki en güzel kadın, aşkın gözünü kör etmesinden dolayı mantıklı hareket etmediği için yüz binlerce yıllık ruhunu kaybediyor."
"Evet," dedi Ediz. "Biliyorsun."
"Nereden çıktı bu efsane?"
"Etin tek şifa," dedi ben tabloyu incelerken.
"Ben Şahmeran değilim," dedim düz bir sesle.
Ben de kendi tabağımla ilgilenmeye başlarken Şahmeran efsanesinde okuduğum satırlar gözümün önündeydi. Şahmeran'ın aşkı öyle büyüktü ki adam, aşkın büyüklüğü karşısında acısından ölmek istemişti.
"Ey sevdiğim, üzülme! Biliyorum ki sen bana kendi canın için ihanet etmedin ama ben de sana dememiş miydim, bu topraklarda aşklar ölümünedir diye? Bak, şimdi anladın mı? Ben ölürüm ama sen yeter ki üzülme."
Bu zamana kadar insanlar yüzüme her baktığında bu bedenin altında yaralı bir ruh taşıdığımı tahmin edebilse de akıllarına düşen sorular hep yanıtsız kalmıştı. Her geçen gün daha da kalınlaşan duvarlarımı kimse aşamamıştı, bunu içten içe arzuladığım zamanlarda bile yapabilen olmamıştı. Ruhumu çevreleyen ve onu ayakta tutan bu duvarlar yıkıldığında ben de dağılacaktım belki de.
Derin yaraların ruhta bıraktığı izlerden oluşan haritayı ezbere bilen yine o ruhun sahibiydi, bu yüzden insanın en güçlü düşmanı kendisiydi. Ve ben kendimi, kendime karşı olan nefretimin sayıklamalarıyla büyütmüş, en zorlu mücadeleyi kendime karşı vermiştim. Ardımda bıraktığım kanlı zaferlerim vardı, gecelerce süren katliamlarım. Ben bu savaşımda kendimi bile yenebilmişken bir yabancının zehir yeşili gözlerine yenilmek istemiyordum.