Sıcak bir nefesin saçlarımın arasında süzüldüğünü hissedebiliyordum ve burnuma hoş bir koku geliyordu. Dün gece yatmadan önce duş almıştı, duş jelinin kokusu hâlá tazeydi. Birbirimize sarılır vaziyette değildik ama kafam hemen çenesinin altındaydı ve yüzümü onun teni kapatıyordu. Uzun boyluydum ama Ediz’in yanında dizlerimi karnıma çekince küçük bir kız çocuğu gibi kalıyordum.
Neredeyse bir haftadır beraber uyuyorduk ve varlığına o kadar alışmıştım ki aksini düşünemiyordum. Yavaş yavaş içimde birikmeye başlamıştı; kokusuyla, sıcaklığıyla, nefretiyle, uyurken yüzünde sahne alan duygularıyla... Varlığı ölümün notalarından can bulan bir melodi gibiydi, yılların bile yenemediği içimdeki o huzursuzluğu yok ediyordu.
Nefret tarafından terk edilen intikam kadar, yenilginin topraklarına sığınan bir savaşçı kadar içimdeki çaresizliği, aldığım her nefeste biraz daha büyütüyordum. Acı benim içimde miydi yoksa acı içinde miydim, bilmiyordum ama bir katil, her şeyi yakacak olan o yangını benim ruhumda başlatmıştı. Ve ben alev alev yanıyordum.
"Kafan yerindeyken anlatmak istemediğin şeyleri anlatıyorsun." Sesinde uyarı vardı. "Durmanı istiyorum. Eve gidelim, sert bir kahve iç."
Beni tekrar yönlendirmek istedi ama irademi güçlü tutmaya çalışıp onu durdurdum. Gözlerimin içine baktığında kendime hâkim olmak için çabaladım. "Anlatmak istemediğimden değil. Anlatmaya cesaretim olmadığından. Alkol beraberinde cesareti getiriyor." Bir an duraksadım. "Korkmuyorum."
Yeşil gözlerindeki tedbirli ifadeyle bana bakıyordu. "Neyden korkmuyorsun?"
"Geçmişimden." Dalgın gözlerimi yüzüne çevirdim. "Utandığımdan değil ama çevremdeki insanların ailem hakkında bir şeyler çözmesini pek istemem. Belki de utandığımdandır."
Sessizlik, eylemsiz bir kötülüktü. Bir insanın hatalarını yüzüne vurmak ne kadar acımasızlıksa, o hatalara ses çıkarmayıp göz yummak da o denli bir kötülüğü içinde barındırıyordu.
Duraksayarak aynadaki görüntüme baktığımda ruhumun en tenha köşelerinde saklanan hissizlik serbest kaldı, tenimin altında yayılmaya başladı. Zayıftım. Bazen bu bedenin, bu ruhu nasıl taşıdığını merak edecek kadar zayıf...