İnsan suyu bilmeyen balık gibiydi, bilmesi için sudan çıkması gerekiyordu.
Hayat mecbur bırakmadıkça insan hayatı boyunca hayatını sorgulamıyordu, sorgulamak için bir sebep gerekiyordu.
İnsan yalnızlığa yazgılı bir varlıktı. Benim içime dokunansa insanın yalnızlığa yazgılı bir varlık olması değil, yazgısını bu kadar derin bir yerden bilmesiydi. İnsan, öleceğini bilen tek canlı olduğu gibi, yalnızlığının bilincinde olan tek varlıktı ve ömrü tıpkı ölümü inkâr etmeye çalışmak gibi yalnızlığını inkâr etmeye çalışmakla geçiyordu.
“Ne demek? Tabii ki yoktu, ben kimdim ki itiraz edecek? Sanki Fatih İstanbul'u fethettiği gün, hemen şimdi buraya bir darülfünun açıla, demiş gibi kuruluş tarihine 1453 dense de ilk 100 sıralamasına giremeyen, hele şimdi iyi üniversiteler listesinin yakınından bile geçemeyen bir üniversitenin hasbelkader iyi bir makale yazmış bir öğrencisiydim. Daha onca yıllık asistanlar hocalarına yaptıkları hizmetçiliğe bile itiraz edemezlerken dünya çapında bir derginin yazıma koyacağı başlığa mı itiraz edecektim?”