Dilber aslında bütün roman boyunca özgürlüğün ve sevginin peşinde koşuyor. Fakat her gittiği yerde “satılabilir bir eşya” gibi görülüyor. Bu da onun kalbinde çok derin bir yaraya dönüşüyor. Celal’e duyduğu aşk, hayatındaki tek ışık. Çünkü Celal onu bir “köle” olarak değil, bir insan olarak görüyor. Ama onların kavuşamaması Dilber’in bütün umutlarını yıkıyor.
Son bölümde Dilber artık ne bedeninde ne de ruhunda güç bulabiliyor. Yalnızlığı, çaresizliği ve defalarca kırılan umutları onu ölüme götürüyor. Yani onun ölümü aslında esaret düzeninin insanı tüketen karanlığının sembolü oluyor.
Celal ise Dilber’in ölümünden sonra hep bir “keşke” içinde kalıyor. Onunla kavuşamamanın, hayatının aşkını kaybetmenin acısını ömür boyu taşıyor.
Samipaşazade Sezai burada okuyucuya şunu hissettirmek istiyor:
Esaret yalnızca kölenin değil, toplumun da vicdanını öldüren bir kurumdur.
Dilber’in ölümü romantik bir “aşk sonu” değil; toplumun adaletsizliği yüzünden kaybolan bir hayatın trajedisidir.
Yani son bölüm, okurun kalbine oturan bir hüzün ve öfke bırakıyor.