İki hikayeden oluşan bu kitabın ikinci hikayesinde anlatılan aslında, aşk mı tutku mu ikilemi. Bilemedim ki şimdi bana göre durum ne? “Alacakaranlıkta Bir Hikaye” tam da bunu anlatan, sonu her zamanki gibi hüzünlü biten bir Zweig öyküsü.
İlk hikayede ise, sanat karın doyurmuyor her ne kadar insanlar tarafından sevilseniz bile gibi bir mesaj var sanki. Anlatıcının, bir zamanlar çok sevdiği bir aktörle yıllar sonra karşılaşması ve bu aktörün içinde bulunduğu zor durum anlatılmakta. Acıların yazarı Zweig yine ruha dokunuyor.
Kendi anılarını hikaye tarzında kaleme almış Stefan Zweig. İlk hikayede (anı mı deseydim acaba🤔) kapıldığım hüzün diğer iki hikayede de devam etti. Sosyal yoksulluk içinde kıvranan insanların, hayatta kalmak için, en değerli eşyalarını yok pahasına satmaları; aşık olmaları ve ellerinden kayıp giden platonik aşkların acısıyla intihar etmeleri; parası olmayıp okuma zenginliğine sahip ihtiyarın yok yere iki yıl hapis yatması ve sonunda içler acısı ölümü...
Kendisi de eşiyle intihar eden bir yazardan ölüm kokan anıların olduğu bir eser bırakması doğal karşılanmalı. Bu kitabı okudum, üzüldüm, düşündüm ve okumanın acıyı da barındırdığını bir kez daha gördüm.