İnsan nerdedir? En dolu, en gergin, en tam hâlinde insan, yalnız ölüm karşısındadır. Çok iyi anlıyorum bunu şimdi. Bunun için hastalanmaya da, ihtiyarlamaya da lüzum yok: Doğmak kâfi. Dünyaya geldiğimiz andan itibaren bir tek davamızın hükmü var :Ölüme karşı.
... Orhan'ın gene başı önünde ve elleri arkasında. Fakat, evet, bu son menaj. Başını kaldırdı ve mektebin cephesinde baktı. Beş ay. Hayatımın beş ayı burada yok oldu. "Kazandığım tecrübe nedir?" Pedegoji noktai nazarında sıfır. Yalnız bir şey öğrendim ki, Pedegoji diye bir ilim yoktur. İnsan ruhunu insiyak ve temayül dilimlerine ayıran kaba bir tahlil ki derunî hayatın külçelçelerinden bihaber. Hâlbuki çocuğu da, büyüğü de, bu külçeler idare ediyor. Hiçbir temayül, hiçbir kuvvet, kabiliyet, meleke, fakülte, hiçbiri tek başına âmil değil.
Tanık olduğu onca fırtınaya rağmen kendi hikâyesi sessiz sedasız, olaysız, şaşırtmacasız sona ererken Mücellâ en fazla da zamanın iki yüzlü olduğunu, koşması gereken yerde durduğunu, durması gerekirken koştuğunu anlarken günler geçmişti. Allah şahit, kaderinden kimseye şikâyet etmemiş, bu kesif yalnızlığı, hikmetini kurcalamaya kalkışmadan sineye çekmişti Mücellâ. Örsün üzerinde ruhu dövülürken bile bu bikesliğin kendisine neyin bedeli olarak, ne diye verildiğini merak etmemişti. Yaptıkları kadar yapamadıklarına da, yaşadıkları kadar yaşayamadıklarına da aynı tevekkülle bakmıştı. İçinde derin bir acılık olsa da kimseye kırgın değildi. Kimseye küsmemiş, göklere incinmemişti.
... Servilerin arasından serin bir rüzgar geçerken Mücellâ anladı ki bu dünyada beden gibi mezar toprağı da tek mülkiyetti. Anacığının yanındaki boş mezarın toprağına baktı uzun uzun.
Kendi yeriydi..
... Mücellâ'nın gözünün önünde ne kadar çok hayat kayan yıldızlar gibi bir parlayıp bir sönerek Akıp gitmişti de bir tek o, bir kaya parçasına sıkıca tutunmuş bir yosun dalı gibi, dalga vurdukça yalpalasa bile yerinden kıprdamamıştı. Yapayalnız tükenen bu hayat, kendisi için değil başkaları için yaşanmıştı, bütün benzerleri gibi.