Paulo Coelho gerçekten ilginç biri. Kitapları sanki aynı şeyleri söylemek istiyor hep ama her seferinde bunu söylemenin bambaşka yollarını bulabiliyor.
Bu bir kitap incelemesi değildir. Kitabın bana ne hissettirdiklerini yazıyorum sadece. Kitabın dışına çıkmaktan çekinmiyorum.
Aslında kitap öyle karmakarışık ve derin anlamlara sahip değil. Hepimizin bildiği ama farkında olmadığı şeyleri işlemiş.
Çünkü bilmek ve farkında olmak bambaşka şeyler. Bilmek sadece depolamaktan ibaretken farkında olmak onu geri getirmek, vizyona koyabilmektir. Bence en büyük farkı da hislerin işin içine girmesi. Farkında olmanın bir şeyler hissetmekle bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Tıpkı ölüm bilinci gibi.
Hani bazen bir gün öleceğinin farkına varırsın ya. Kısa bir farkındalık bambaşka hissettirir. Belki daha korkak, belki daha cesur.
Ya da yaşama bilinci gibi. Bazen, genellikle işlerin içinden çıkamayınca ya da stresliyken, bir farkındalık gelir. Şu anda yaşıyorum, kalbim atıyor, nöronlarım çalışıyor, bilincim açık. Düşünebiliyorum, irdeleyebiliyorum, felsefe yapabiliyorum. Yaşam aslında sonsuz bir olasılıkken ben neden böyle küçük ve önemsiz, dünyevi, soğuk ve somut detaylar yüzünden stres oluyorum. Ya da bu işleri yapmak zorunda mıyım, dolu dolu yaşamam gerekirken ben neden kafamı bunca şeylerle dolduruyorum? Hani bazen sosyal medyayı açarsın ve fotoğraflara bakarken İtalyan bir köy görürsün. Ahşap doğramalı, Akdeniz tarzı, çiçekli-böcekli, muhteşem avlulu evler ve demir ferforjeli bahçe mobilyaları. Sandalyenin önünde oyulmuş işlemeleri olan bir tepsi ve üstünde çini tarzı porselen tabakta yaz meyveleri. Denize bakıyor. Bu tarz bir resim bile yaşamanın bilincine vardırabiliyorken, bu kadar kolay aklımıza geliyorken inatçı griliklerden kurtulamıyoruz.
Bu hikayede de Veronika'nın, sahte