ALEMLERİN YAKIŞIĞI VAYVAY KÖYÜNÜN MAŞALLAHI
Bir çırpıda biten ilk kitabın ardından ikinci kitap ilki kadar yoğun duygularla okutmasa da kendini merak ettiriyor, okuma isteği uyandırıyor. Yaşar Kemal’in tüm dünyaca malum olmuş ustaca imgelemeleri, anlatım tarzındaki bağlayıcılığı, anadolu köy ağzına yerleşmiş söz öbeklerinin ustaca kullanımı (bkz:başlık) ve yöreye olan hakimiyeti sizi kitaba adeta kenetliyor okumayı iple çekiyorsunuz. Hikayenin gidişatı hoş, ikinci kitabın bittiği yer de çok ilgi çekici fakat tıpkı kitapta Murtaza’nın bir yılanın ölüm yollarını anlatırken örneklediği gibi; tıpkı “sarıca karıncaların yılanın iğne ucu kadar yarasına üşüşüp onu yok etmesi” gibi benim de içimde iğne ucu kadar bir yara gibi başlayıp kitap bitene kadar içimi yiyip bitiren bir şey var.
Koskoca Çukurova’da Türkiye’de var olmuş etnik kökenlerden insanların neredeyse tamamı karakterize edilmiş (anadolu insanı lakap takma konusunda bu kadar yaratıcıyken sığ bir şekilde sadece etnik kökeni+isim şeklinde yaratılmış onlarca karakterden bahsediyoruz) ve iki cümlede bir onurlu, şerefli, yiğit, aslan yürekli gibi sıfatlarla yüceltilmiş iken nedense karakter ağzından da olsa Türk köylüsü için “zulüm makinesi” gibi aşağılayıcı ifadelerle bahsediliyor. Türk hariç hiçbir etnik köken bu tarz sıfatlara tabi olmuyor. Yine farklı karakterlerin ağzından Atatürk’ün “köylü milletin efendisidir” sözü çok kez tiye alınıyor. En sevdiğim şair ve yazarlardan biri olmasına rağmen, saman altından su yürütürcesine ilmek ilmek işlenmiş bu ince propagandadan çok rahatsız oldum ve serinin bir sonraki kitabını çok merak etmekle beraber okumamaya karar verdim.