Tasavvuf İslâm inancının bir boyutu, onun derûni boyutudur. Düşünceyi eylemden batını zahirden (içi dıştan) ayırmak "birlik ve bütünlük” dini Islâm'a ters düşer. O yüzden tasavvuf Müslüman derûnîliğinin, maneviyatının ve ruhaniyetinin öz be islâmî bir şeklidir. Asıl gayesi de, insanı kendi manevi mer Lezinden uzaklaştıran nefsin her türlü heveskâr arzularına karsı derüni mücadele demek olan büyük cihad ile, birlik ve bütün lik icinde bir İslâm topluluğu gerçekleştirmek için bu topluluğu ilâhi Kanun'a odaklanmaktan alıkoyacak her türlü putataparlik. iktidar, servet, sahte bilgi veya sahte ilâhlara karşı durma eylemi demek olan küçük cihad arasında bir denge kurmaktır.
Bugün şayet İslâm, geçmişi içinde donup kalmaz da, Jores'in (Jaurès) tabiriyle, ataların ocağına sadık kalmanın o ocağın küllerine sarılmak değil, aksine alevini ilerilere taşımak olduğunu ve bir nehrin ancak denize doğru akmakla kaynağına sadık kalabileceğini hatırlayarak, çağımızın problemlerini Medine Toplumu’nun ruhundan hareketle çözmesini bilirse, işte o zaman sadece Müslümanlar için yepyeni bir ufuk açılmaz, artık pozitivist bilimcilik ve Batılı bireycilikle kısırlaştırılmayan, aksine Medine'nin "Peygamberî Toplumu”nun daha önce yeşerttiği temel değerlerle beslenen bir sosyalizmin de ufku açılır, böylece de o "aşkınlık ve topluluk” bütünlüğü bir umut alevi gibi parıldar!
Nasıl ki, altı bin seneden beri, cemiyetlerimiz erkekler tarafindan ve erkekler için, yani kendisinin bir parçası olan kadı ni yok sayarak veya ihmal ederek, insanlığın sadece yarısi ile oluşturulmuşsa; aynı şekilde, asırlardan ve özellikle de "Rönesans" denilen şeyden beri, yani kapitalizm ile sömürgeciliğin eş zamanlı doğmasından bu yana insanlık tarihi de artik insanlığın sadece bir kısmı tarafından, yani kendisinin bir parçası olan Doğu'yu yok sayan, ihmal eden, hor gören veya tahrip eden Batı tarafından oluşturuluyor. Bu gidişte, açık ve net olan tek "büyüme” ise, dünyadaki sefaletin büyümesidir: Bakınız. işte bir yanda Üçüncü Dünya ülkelerinin maddî sefaleti, diğer yanda da Bati’nın manevi sefaleti.
Ancak bu istilâlar, Avrupalılar tarafından yapıl dıklarında, tarihçilerimiz garip bir şekilde ağız değiştiriyorlar. Avrupalilarınkiler artık büyük “istilâlar” değil de, büyük "ke şifler" olup çıkıyor. Hâlbuki ellerinde topları ve tüfekleri olan Avrupali "fatihler”in, Amerika'nın yerli halkından milyonlarcasını öldürüp tam bir soykırıma tâbi tutmalari; 10 ilà 20 milyon arasındaki Siyahîyi zorla alıp götürerek (unutmayalım ki orada on Afrikalı öldürerek ellerine ancak bir esir geçire biliyorlardı, bu da 100 milyon ilå 200 milyon Afrikalı kurban demektir)