Bazı kitaplar vardır, okurken güzel vakit geçirirsiniz; bazı kitaplar ise bittiğinde sizi uzun süre bırakmaz. Momo benim için ikinci türden bir kitap oldu. İlk bakışta bir çocuk kitabı gibi görünse de satırlarının arasında insanın zamanı, hayatı ve kendisiyle olan ilişkisine dair çok derin düşünceler barındırıyor. Hikâye boyunca insanın en değerli hazinesinin ne olduğu sorusu farklı şekillerde karşımıza çıkıyor. Kitabı bitirdiğimde ise geriye sadece bir hikâye değil, uzun uzun düşünmek istediğim sorular kaldı.
Okurken en çok dikkatimi çeken şey, insanların zamanla değişmesiydi. Her şeyin daha hızlı, daha düzenli ve daha verimli olması gerektiğine inandıkça aslında hayatın en değerli taraflarından uzaklaşmaya başlamaları beni derinden etkiledi. Çünkü bu durum bana yalnızca kitabı değil, içinde yaşadığımız dünyayı da hatırlattı.
Bugün etrafımıza baktığımızda her şeyin hız üzerine kurulduğunu görüyoruz. Daha hızlı çalışmak, daha hızlı öğrenmek, daha hızlı tüketmek, daha hızlı yaşamak... Sanki durmak, düşünmek ya da sadece bir anın içinde kalmak gereksizmiş gibi. İnsanlar sürekli zamandan tasarruf etmeye çalışıyor ama nedense hiç kimsenin zamanı yok. Günlerimiz dolu geçiyor fakat çoğu zaman içimiz aynı doluluğu hissetmiyor.
Belki de bu yüzden Momo beni bu kadar etkiledi. Çünkü kitap boyunca hissettiğim şey yalnızca bir karakterin hikâyesi değildi; modern insanın hikâyesiydi. Sürekli meşgul olan, sürekli bir yerlere yetişmeye çalışan, fakat bütün bu koşuşturmanın içinde kendisinden yavaş yavaş uzaklaşan insanın hikâyesi...
Ben hayal kurmayı seven biriyim. Bir kitabın sayfalarında kaybolmayı, bir hikâyenin üzerine uzun uzun düşünmeyi, bazen de yalnızca zihnimde yeni dünyalar kurmayı seviyorum. Bu yüzden insanların hayal kurmayı küçümsemesine ya da gereksiz görmesine hep