“Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı hem aptallık, hem inanç devriydi hem de kuşku, aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, hem umut baharı hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu.”
Öncelikle şunu belirtmeliyim ki eser, tarihi roman niteliğini taşıdığı ve olaylar Fransız Devrimi dönemi çerçevesinde geliştiği için bu döneme paralel şekilde incelememi kaleme alacağım. Böylece kitapta yaşanan olayların gerçeğe yakınlığını daha net şekilde göreceğimizi düşünüyorum. Fransız Devrimi’nin dünya tarihinde köklü değişimlere sebebiyet verdiğini hepimiz zaten biliyoruz. Bu değişimlerden biri ve belki de en çarpıcısı, yıkılması imkânsız olarak görülen Tanrı’nın kudretiyle sarsılmaz güce sahip olan krallıkların yıkılmaya başlamasıdır. Kitabı okurken de kral otoritesinin sarsıntıya uğradığını ve demokrasinin, halk egemenliğinin yönetimdeki üstünlüğünü yoğun olarak hissediyorsunuz. Ayrıca 1792 yılında giyotinle yapılan idamlar Fransa’nın resmi idam yöntemi olarak kabul edilmiş. Bundan hareketle de kitapta belki de en çok işlenen olaylardan biri bu idam şekli. Öyle ki artık halk alışılagelmiş adalet simgeleri yerine minik giyotinler şeklinde simgeleri kolyeler, amblemler gibi üzerlerinde taşımaya başlamış. Buraları daha fazla uzatmamakla birlikte, gerçekte de olduğu gibi Fransız Devrimi bir süre sonra kontrolden çıkmaya başlıyor ve haklı haksız idamların artmasıyla birlikte yerini dehşete bırakıyor. Hatta bu yüzden dönemin diğer adı olarak “Kızıl Devrim” anılmaya başlanıyor.
Artık kitabın olay örgüsüne geçecek olursak, isminde bahsedilen iki şehir yani “Londra” ve “Paris” arasında kurgulanıyor. Kitabı okurken hem tarihe hem de Fransız Devrimi’nin ardında yaşanan aşk, kaos ve tükenmişlik üçlemesine dayanan olaylara