• "Mustafa Kemal, geniş halk kitleleriyle aydınlar arasındaki uçurumu kapatmak istiyordu. Aslında 'halk egemenliğine' olan inancı, bu amacın ardında yatan temel ilkeydi. Örnek alınan model, endüstri devrimi sonrası ortaya çıkan Batı tipi toplum yapısıydı. Fakat Mustafa Kemal, her türlü, salt öykünmeciliğe karşıydı. Bu nedenle, Batı'daki kurumları Türkiye'ye aktarmak yerine, Batı uygarlığının temelinde yatan ilkeleri uygulamak istiyordu. Bunlar, ulusçuluk, ulusal bir ekonomi ve yaşam görüşü olarak, bilime dayalı (pozitivist) bir yaklaşımdı."
  • Endüstri 1.0 >> Makine Devrimi
    Endüstri 2.0 >> Elektrik Devrimi
    Endüstri 3.0 >> Bilgisayar Devrimi
    Endüstri 4.0 >> Yazılım Devrimi
  • Gelecekte bizi neler bekliyor ve bu değişime nasıl ayak uydurmalıyız? Teknoloji bir çok alanda insanın yerini alacak. Şirketlerin yönetim kurullarında belki de karar verici yapay zeka ya sahip robotlar bulunacak. Tıp alanından Finans sektörüne sanayi den imalat sektörüne bir çok alanda belkide istihdam daralacak. Mevcut çalışmalar zaten bu gelişmelerin çok da uzak olmayan bir zamanda gerçekleşeceğini gösteriyor. Herkesin okuması gereken dünyada ki gelişmeleri ortaya koyan değerli bir kitap.
  • Seviyorum bu tarz kitapları. Hep söylerim kitap okumak; televizyonda dizi izlemekten, her gün aynı ortamı istemesek de paylaştığımız insanlarla lak lak etmekten, dedikodu yapmaktan, alışkanlık haline getirdiğimiz ama bize hiçbir faydası olmayan bir dolu gündelik eylemden farklı olmalı. Yoksa neden zamanımızı boşa harcıyoruz ki? Herkes dilediğini okuyabilir tabi ki ama ulaşmak istediğimizde -ya bir tık ötemizde ya bir kumanda uzağımızda- istemediğimiz kadar önümüze yığılmıyor mu yeterince melodram, ağdalı romantizm, ajitasyon, gerçekliğin yanına yanaşmayan tırı vırı bir sürü şey. Saatlerimizi harcadığımıza değmeyecekse, bir fark yaratmayacaksa neden yoruyoruz leğen kemiğimizi? (Yatarak okuyanları tenzih ederim.)

    Kitaba dönersek; bu kısım biraz spoiler:

    Dolu dolu bir girizgah yaptık ama aaa güzel miymiş o kitap dur alayım da okuyayım hemen de bitsin kitabı değil. Yaz dönemi, okul yok iş yok okunur bu diye elime alışımdan iki ay sonrasına kadar muhatabımdı. Ama okuduğum her sayfasına, her gününe değdi mi değdi. Evrime az buçuk ilginiz varsa ilk adı çekiyor zaten sizi. İnsan vücudunun öyküsü deyince bir meraklanıyorsunuz. İlk kısımda  maymun kuzenlerden başlayıp günümüz sapiensine kadar gerçekten de vücudunuz ne maceralardan geçmiş, şaşırıyorsunuz. İki ayak üzerinde dik durmak ve yürümek gibi yaparken üzerinde durmadığımız eylemlerin ilk ne zaman, nerelerden bize kadar ulaştığı gerçekten ilginizi celbediyor. İkinci kısmı hiç tahmin etmediğiniz bir noktaya; insan sağlığına bu önceden bir şekilde bilip duyduğumuz evrimsel sürecin ışığında bakıyor. Ve en can alıcı kısmı da burası. Bir çoğumuz hayatımız boyunca bir çok hastalıktan musdarip oluruz. Ya önemsemeyiz, ya kendimizi en yakın sağlık kuruluşuna atarız, ya da evdeki ilaçlara sığınırız. Neden hastalandığımızı, tıp alanında çalışmıyorsak merak edenimiz, bilenimiz çok azdır. Hastalığın; milyonlarca yıl önceki şartlara uyarlanan vücudunuzun, modern şartlara gösterdiği yeter artık, ben bunu kaldıramıyorum tepkisi olduğunu hiç düşündünüz mü? Avcı toplayıcıyken, katettiğimiz kilometrelerce mesafeler, avlanıp toplayabilmek için harcadığımız efordan, tarım devrimi sonrası kalori bolluğuna, endüstri devriminin mucizesi fosil yakıtla çalışan motorlara, kas gücü yerine makinelere, yürüyen merdivenlere, asansörlere, işlenmiş gıdalara… ki tüm bunlar milyonlarca yıllık süreç baz alındığında çok çok kısıtlı bir zaman içinde gerçekleşti. Ve şu an günümüzde gelişen onca teknolojiye rağmen baş edemediğimiz kronik hastalıklara olan yanlış yaklaşımımız, kökenine inip, nedenini bulmaktan ziyade belirtileri önleyici tedavi yöntemleri yazarın kemevrim dediği kısır bir geribesleme döngüsüne neden oluyor. Son kısımda çözüm önerileri sunuyor, ne yapılabilir? Oturup doğal seçilimi mi beklemeliyiz? Ya bizi kökten yok edecek ve tüm bu işkenceden kurtulacağız ya da bu yeni şartlara uygun bir üst model insanlar tasarlayacak. Yeni teknolojilerimizden mi medet ummalıyız? Bir tane hap yutup tip 2 diabete elveda mı diyeceğiz? Hem teknoloji nereye kadar yetişebilecek, o zamana kadar karbonhidrata abanmaya devam mı edeceğiz? yoksa biraz harekete mi geçmeliyiz?..

     

    Tek eksi nokta, kaynakça olarak verilen referansların, konuyla ilgili notların kitabın en arkasına koyulmasıydı. Her seferinde dönüp bakmak biraz can sıkıcıydı, konu da yoğun olunca arayı biraz soğutsam da severek okudum, çeviri de fena değildi. Herkese faydalı olacağını düşünüyorum, kesinlikle okunmalı.
  • 500 yıl önce kesilmiş bir ağaç, geride kalan kütüğü sayesinde halen yaşıyor olabilir mi? Ağaçlar besin alışverişi için koloniler kurabilir mi? Tek başına bir ekosistem oluşturamayan bazı ağaçlar, orman olup topluluk ruhu ile mi yaşamak zorunda? Ağaçlar sosyal varlıklar mı yani? Ya da bir başka ağaç tek başına asırlarca bir tarlanın ortasında yaşayabilir mi? Münzevi diyebilirmiyiz O’ na?
    Hasta olan ağaçlar, fil sürüleri gibi sağlıklı olanlar tarafından tekrar ayaklanana kadar yalnız bırakılmıyor, hasta ağaçlara enerji akışımı sağlıyor? Bazı ağaçların çürüyüp toprağa karışması onlarca yıl sürerken, bazı ağaçlar yosunlu taşlar sayesinde asırlar boyu hayatta mı kalıyorlar? Doğa neden her ağacın yaşam standardını farklı hale getirmiş? Nasıl yani; ağaçlar arasında da mı sınıfsal ayrım var? Hadi canım!
    Ağaçlar türlerini ve yaşamlarını sürdürebilmek için yapraklarıyla beslenen böceklere, tırtıllara karşı ne kadar acımasız olabiliyorlar? Ağaçlar işkencecimi yoksa sadece öz savunma mı yapıyorlar? Yoksa bazı ağaçlar diğer ağaçlara karşı soykırım mı yapıyor? Ne yani ağaçlar faşist mi?
    Yok canım! İnsanoğlundan çok yıllar önce iletişim yollarını bulup mantarlar sayesinde internet ağımı kurmuşlar? Mantarlar yok olursa ormanlara ne olur? Mantarlar neden zehirlidir peki? Birbirlerine rakip olan ağaçlar bile, eğer söz konusu olan hayatta kalmak ise belirli sürelerle dost olabiliyorlar mı? Ağaçlarda mı politik davranıyorlar yani her devrin ağacı mı bunlar?
    Sessizce göğe yükselen ağaçların hiç ses çıkarmadığını mı düşünüyorsunuz? Ağaçların yanlarında üreyen küçük ağaççıkları orman işçileri kestiği zaman ağaçların kökü hava alıyor, ve mutlu olduklarını mı zannediyorsunuz?
    Şehirlerde kaldırımları süslemek için ektiğimiz ağaçlar ekosisteme faydalımı, peki köklerini salacak yer bulamayan bu zavallılar ne kadar mutlu? Ellerimizle diktiğimiz ağaçları toprağa dikerken köklerine zarar verirsek diğer ağaçlarla iletişim kurmasını engelleyip ağacı yalnızlığa mı mahkum ediyoruz? Peki kültür bitkilerinin sesi var mıdır?
    Ormandan koparıp götürdüğümüz bir meşe palamudunun ya da evimizde dekorasyon olarak kullandığımız, özene bezene boyayıp sanat yaptığımızı zannettiğimiz bir çam kozalağının kış boyu beslenmek zorunda olan hamile bir ağacın kışlık besini olmadığını nereden biliyoruz? Ağaçlarda ensest üreme var mı? Ya da doğum kontrolü? Ya da öğrenme yeteneği? Eğitimlerini ebeveynlerinden alıyor olabilirler mi? Susuz kalan ağaçlar ne yapıyor acaba? Aman tanrım! Çığlık mı atıyorlar?
    Bencil kayınlar, yalnızlığı seven meşe ağacı, yaşamın tadını çıkara çıkara büyüyen ladinler, tutumluluk ve sabrın simgesi porsuk ağacı. Her birinin kendilerine özgü karakterleri var ve bu karakterleri ile bizler onların doğup, büyümelerine ve eceli ile ölmelerine izin verdiğimiz süre içinde eko sistemi koruyabiliriz ancak. Eceli ile ölüm?
    Kitap bugüne kadar ağaçlar hakkında doğru bildiğimiz ne kadar çok yanlış olduğunu anlatıyor bizlere. Yazar Peter Wohlleben bir orman mühendisi. Yıllarca Hümmel köyünde yönettiği ormanda yaptığı gözlemleri sonucu ortaya çıkarmış bu kitabı. Burada bilimsel gerçeklik geliyor tabi aklımıza. Gözlem ile elde edilen veriler bilimsel gerçeklik mi dir? Tabi ki yeterli değildir. Şunu da dip not olarak paylaşmakta yarar görüyorum. Yazarın bir çok gözlemi laboratuvar ortamında deneye tabi tutulmuş ve doğrulanmıştır. Bu bilim kuruluşlarını da kitabında belirtmiş yazar. Peter Wohlleben bu konuda yalnız değil. Suzan Simard ki bu konunun öncülerinden ve Paul Stamets ve bir çok bilim insanı aynı görüşteler kitabın yazarı ile. Fakat bir çok bilim insanı da bu görüşü paylaşmamakta. Fakat bu görüşü savunmayan bilim insanlarının karşı çıkış nedenleri hakkında sağlıklı bir bilgiye ulaşamadım. Söz konusu kapitalizm ise ve ormanlar üretilecek bir mal ise korunmalarına karşı çıkmak sistemin bir getirisi olabilir elbette.
    Ormanlara bakış açımızı değiştirecek Ted konuşmalarını eklemek konunun daha kolay anlaşılmasına yardımcı olacaktır diye düşünüyorum.
    Suzanne Simard’ ın TED konuşması
    https://www.ted.com/...language=tr#t-180889
    Paul Stamets
    https://www.ted.com/...language=tr#t-693166
    Türkiye Permakültür Araştırma Enstitüsü’ eklediği bir TED konuşması.
    https://www.facebook.com/...os/1703993666302694/
    Kitap Ali Sinan Çulhaoğlu’ nun bence oldukça başarılı çevirisi ve Tema Vakfının katkıları ile Kitap Kurdu Yayınları tarafından piyasaya sürülmüş. Dönüşümlü kağıt kullanıldığını varsayıyorum çünkü kitabın her hangi bir yerinde böyle bir açıklamaya rastlamadım. Sunu ve Önsöz ile birlikte 36 bölümden oluşuyor kitap. Bazı bölümleri gereksiz şekilde uzatmış yazar ama kitabı yıllar boyunca, ormanın her hücresini hissederek gözlemlediği varsayılırsa eğer, daha kısa yazmak mümkün mü tartışılır tabi.
    Kitap oldukça rahat okunur bir dille yazılmış. Hatta bilimsel açıklamalar bile konu ile ilgisi olmayan okurları dahi zorlamayacak sadelikte.
    Son zamanlarda doğa ile ilgili kitaplar okumayı tercih ediyorum. Belki sıkıldım romanlardan, şiirlerden ya da insan belli bir yaşa gelince tüm İzm’ leri hayatından çıkarıp doğanın gücünü, onun koruyuculuğunu, sessizliğini daha derinden hissediyor. Ağaçların Gizli Yaşamından önce okuduğum kitaplardan özellikle All Gore’ un Gelecek #31226337 ve Henry David Thoreau’ nun Doğal yaşam ve Başkaldırı #32313492 kitapları en çok etkilendiklerim. O nedenle her iki kitaba yaptığım incelemeyi de eklemek istedim. Her iki kitabın da doğaya ve dünyaya bakış açımızı değiştireceğini tahmin ediyorum. Ve son olarak Peter Wohlleben kitabı sayesinde de ormanlara daha farklı bakmayı, ormanda yürürken daha dikkatli adımlar atmayı, kopardığım bir yaprağın kilometrelerce öte de bir ağacın canını yaktığını fark ettim. Sırf bu nedenlerle bile okunmalı bu kitap.
    Bir daha ki sefere ormanda yürüyüşe çıktığımızda hafif bir çıtırtı duyarsak eğer, dikkat edelim zira bu duyduğumuz şey, sadece rüzgarın sesi olmayabilir.
    Kitabın incelemesini burada sonlandırabilirdim ama kitabı okuduktan sonra yaptığım araştırmaları ve doğa hakkında düşüncelerimi de eklemek istedim. O nedenle dilerseniz buradan sonra okumama hakkınızı kullanabilirsiniz.
    Ormanlar hakkında bizlere öğretilen yalanlar, ormanları üretilebilecek meta olarak görmemizi sağlıyor ve bilgi eksikliğinden dolayı ağaçlara acı çektirilirken ya da onların ömürleri kısaltılırken sessiz kalmamıza neden oluyor. Bu yalanların en acımasızı ‘’Ormanların gençleştirilmesi’’. Ormanlarda ki yaşlı ağaçlar da mantarlar üremeye başlar ya da diğer ağaçların daha fazla güneş ışığı alması gerekirse ‘’gençleştirme’’ adı altında kesip yeni ağaçlara yer açmalıyız ki orman gençleşsin ve bir bütün olarak yaşamaya devam etsin. Bu kocaman bir YALAN. Çünkü ormanlar kendi başlarına bir eko sistem. Ormanları tek tek ağaçlardan oluşan bir sistem olarak görmek hastalıklı bir bakış açısı. Orman, ormandır. Tek başına bir eko sistemdir. O nedenle hangi ağacına ne zaman, ne kadar güneş ışığı gerektiğine ya da bünyesini saran bir hastalıkla nasıl mücadele edeceğine kendisi karar verebilir. Bize bu konu da hiç ihtiyacı yok. Yeter ki biz kendimizi üstün yaratıklar olarak görmekten vazgeçip ormanın işine karışmayalım. Bizlere ormanların gençleştirilmesi yalanının söylenmesinin tek bir sebebi var. Kapitalizm. Çünkü insanoğluna barınmak için kereste, ısınmak için odun gerekli. Bu nedenle ağaçların eceli ile ölmelerine izin vermiyor ve kendi ellerimizle iklim değişikliklerine sebep oluyoruz. Kapitalizmin gereğidir. Pazarlanabilir her ne varsa pazarlanabilir. Bunun ormanlar olması, ya da pazarladığımız ürünün eko sisteme zarar vermesi bu gerçeği değiştirmez.
    Üstelik bu gençleştirme işini, medeniyetin sembolü olarak gördüğümüz ve vazgeçemediğimiz bana göre dünyanın sonunu getirecek olan TEKNOLOJİ ile yapmaktayız. O kocaman, ürkütücü makinalar ağaçları gençleştirmek adı altında, orman zemininde dolaştıkça, ağacın çevresinde ki çürümüş yaprakları, küçük akarları, ağaçların biz insanoğlundan yüzyıllar önce kurduğu ve haberleşmesini sağlayan internet ağını (mantar ağlarını) yok ediyoruz. Böylece haberleşemeyen ağaçlar, yağmurun geleceğini, böcek istilalarını hatta belki mevsim değişikliklerini bile öğrenemeyip yaşam fonksiyonlarını kaybediyor.
    Bizlere bilimsel doğrular olarak aktarılan bir çok şeyin kapitalizmin bir oyunu olduğunu zamanla anlıyoruz. Bunun en tipik örneği de son zamanlarda ses bulan ‘’Kolestrol’’ gerçeği. İlaç sektörünün bir tuzağımı yoksa kolestrol masum mu tartışmalarının sürdüğü gibi ormanlar da benzer sebeplerle tartışılmaya devam ediyor. Şöyle ki ormanlar Maslow’ un ihtiyaçlar hiyerarşisinde ki en önemli iki basamağını sağlamakta biz insanoğluna. Nedir bu iki basamak. Fizyolojik ihtiyaçlar (açlık, susuzluk, vb.) ve güvenlik (barınma, ısınma vb.) ihtiyacıdır. Bu iki ihtiyacın büyük bölümü de ormanlardan sağlanıyor maalesef. Hal böyle olunca ormanların sessiz çığlıklarını uzun yıllar boyunca duymamız pek mümkün görünmüyor.
    Ağaçların acıyı hissedebildiğini, hafızaları olduğunu ve ebeveyn ağaçların çocuklarıyla birlikte yaşadığını öğrenmemiz gerekiyor artık. Onları sanki sıradan bir işmiş gibi devasa makinelerle kesip hayatlarını altüst etmeye yaktığımız odunlarla karbon salınımını arttırıp küresel ısınmayı artırmaya hakkımız yok. Ormanların kıyımı başladığından (Endüstri Devrimi ile) petrol, gaz ve kömürü ısınma amaçlı kullandığımızdan beri, ormanların yüzyıllardır depoladığı karbon rezervlerini havaya saçıyor, sera gazlarını arttırıyor, böylece küresel ısınmaya sebep oluyoruz..
    Ormanları korumak için alınan tedbirleri, hemen her yıl dünyanın belli ülkelerinde yapılan uluslararası ormancılık ile ilgili sempozyumları, ormancılık ile ilgili kursları, eğitim seminerlerini incelediğimizde ormanlarla ilgili alınan önlemlerin hepsinin ‘’ormanlar için’’ değil ‘’insanlar için’’ olduğunu görüyoruz. Ağaçları ne zaman kesmeliyiz ki odun üretimini arttırabilelim. Ormanları estetik hale nasıl getirmeliyiz ki rahat ve korkusuzca dolaşıp orman havası alabilelim. Ormanlarda yaşayan memelilerden, kuşlardan ve balıklardan, yemeklerimizin daha lezzetli olması için defne yaprağı, çam fıstığı, kekik, tohum, ot, mantar ve benzerlerinden nasıl daha fazla üretebilelim. Sabah kahvaltıların olmazsa olmazı olarak bizlere öğretilen balın üretimini nasıl arttıralım bunun için arıcılığı nasıl geliştirelim? Peki daha sağlam, daha güvenli, daha yüksek evlerde oturmak için kum, çakıl, taş üretimi konusunda ormanlardan nasıl yararlanabiliriz? Savaş tedbirleri de almamız gerekli değil mi? Savunma için de ormanları korumalıyız öylemi? Bu önlemlerin hiç biri ormanların yararına değil.
    Zavallı insanoğlu. Kendini dünyanın efendisi olarak gördüğü sürece, zarar verdiği eko sistemde ilk kendinin yok olacağı gerçeğini nasıl görmemezlikten gelebiliyor. Karbon salınımının sonumuz olacağı gerçeği ile yüzleşmek zorundayız ve bunu sağlamak için bizlere öğretilen bazı alışkanlıklarımızdan vazgeçmemiz ya da en azından tüketimlerimizi azaltmamız gerekmekte. Bireysel olarak ta yapabileceğimiz bir çok şey var. Neler mi yapabiliriz.
    - Gardroplarımızı küçültelim. Giyim sektörü tonlarca tatlı suya mal oluyor. Az giysi az karbon salınımı
    - İnşaat sektörüne milyarlarca lira vermeyelim. Keşke şehirlerimizi kerpiç evlerle inşa edebilsek.
    - Daha az et yiyelim. Çünkü inekler ve koyunlar oldukça fazla miktarda metan gazı salınımına sebep oluyor. Et yeme oranı arttıkça karbon salınımı da artıyor. Hatta genel yiyecek tüketiminde de cimri davranalım. Çünkü ne erkeğin kalbine giden yol midesinden geçiyor, ne de can boğazdan geliyor.
    - Bulduğumuz her fırsatta mangal yakmayalım. Hele de direkt toprağın üstünde hiç yakmayalım. Zaten yeterince kötü hava soluyoruz. Mangalsız yaşamak ta mümkün.
    - Ampul yakmaktan vaçgeçelim. Ene azından enerji tasarruflu olanları kullanalım.
    - Ve belediyeleri alternatif yollar yapmıyor diye değil, toplu taşımayı özendirici tedbirler almadığı ve bisiklet yolları yapmadığı için eleştirelim.
    Daha az odun kullanarak daha fazla ısınma sağlanabilir mi? Roket sobalar bu nedenle tasarlanmış. Şu an ki yaşamlarımıza ne kadar uygun bu sobalar tartışılır ama, en azından bu konuda çabalayanların olması bile güzel.
    http://permacultureturkey.org/roket-soba/
    Ağaçlar ile ilgili bu çalışmalar aslında yolun çok başında. Milyarlarca yıldır doğaya köklerini salan bu heybetli canlılar sadece 150 yıldır bilim olarak incelenmekte. O nedenle ne yüzde yüz doğruluğundan emin olabiliriz ne de ağaçların konuşabilmesini şarlatanlık olarak değerlendirebiliriz.
    Hollywood filmlerinde işlenen bazı konular şaşırtıcı bir şekilde bizlere geleceğin dünyasından doğru bilgiler sunuyorlar. 50 yıl önce çekilen Uzay Yolu dizisinde gördüğümüz otomatik kapıları şaşkınlıkla izlerken, o zamanlar hayal ürünü gibi gelen oysa bugün benzin istasyonlarının tuvaletlerinde dahi o kapıların kullanıldığı gerçeğini nasıl görmezlikten gelebiliriz. O nedenle, Oz Büyücüsü ya da Avatar filminde izlediğimiz konuşan ağaçlar belki de geleceğin habercisidir kimbilir? Belki de ağaçlar konuşuyor bizlere gerçekleri anlatıyordur.
    Hep doğayı korumaktan söz ediyoruz. Oysa doğayı korumamız değil O’ na dokunmamamız gerekiyor. O kendi ekosistemini kuruyor ve koruyor bizim desteğimize ihtiyacı yok.
  • "Endüstri Devrimi ile insanlığın doğal ürünlere olan bağımlılığı sona ermeye başlamıştır. İnsan, artık doğada bulunmayan kendi ürettiği malzeme ile yaşar olmuştur."
    Niyazi Kahveci
    Sayfa 157 - Sinemis Yayın Grup
  • 1789-1848 büyük devrimi, ‘endüstri’ olarak endüstrinin değil, kapitalist endüstrinin; genel olarak özgürlüğün ve eşitliğin değil, orta sınıfın ya da burjuva liberal toplumun; ‘modern ekonomi’nin veya ‘modern devlet’in değil, merkezinde, birbirine komşu ve rakip Büyük Britanya ve Fransa devletlerinin bulunduğu dünyanın özgül bir coğrafi bölgesindeki (Avrupa’nın bir bölümündeki ve Kuzey Amerika’nın birkaç bölgesindeki) devletlerin ve ekonomilerin zaferiydi. 1789-1848 dönüşümü, bu iki ülkede ortaya çıkan ve oradan bütün dünyaya yayılan özünde ikiz bir kargaşadır.